9. BÖLÜM: TBMM’NİN AÇILMASI VE YENİ
DEVLETİN ÖRGÜTLENİŞİ
(Ana metin, s.: 49-50; 71; 66)
Efendiler, açılışının
ilk günlerinde Meclis'e, Türkiye'nin izlemesi gereken siyasal ilke konusundaki
görüşlerimi sundum.
Bilindiği gibi
Osmanlılar döneminde türlü siyasal yollar izlenmişti ve izlenmekteydi. Ben, bu
yollardan hiçbirinin yeni Türkiye devletinin izleyeceği yol olamayacağı
kanısına varmıştım.
Osmanlı Padişahları hem
Avrupa'yı, hem İslam dünyasını buyruğu ve yönetimi altına almak amacını güttü.
Değişik ulusları ortak ve genel bir ad altında toplayarak eşit hak ve koşullar
içinde tutup güçlü bir devlet kurmak, parlak ve çekici bir siyasal görüştür.
Ama aldatıcıdır. Dahası, ulaşılamayacak bir amaçtır. Bu, yüzyılların çok acı ve
kanlı olaylarla ortaya koyduğu bir gerçektir. İslamcılık ve Turancılık
siyasetinin başarı kazandığı tarihte görülebilmiş değildir.
Bizim açık ve
uygulanabilir gördüğümüz siyasal yol, ‘ulusal
siyaset' tir: Ulusal sınırlarımız içinde, her şeyden
önce kendi gücümüze dayanarak varlığımızı korumak; ulus ve ülkenin gerçek
mutluluk ve bayındırlığına çalışmak; gelişigüzel ve ulaşılamayacak istekler
ardında ulusu uğraştırıp zarara sokmamak; uygar dünyadan uygar ve insanca davranış,
karşılıklı dostluk beklemek.
Efendiler, hükümet
kurma konusunda da tutulması gerekli yol, Osmanlı devletinin ve halifeliğin
yıkıldığını kabul edip, yeni temellere dayalı yeni bir devlet kurmaktı. Ama
durumu olduğu gibi söylemek, amacın büsbütün yitirilmesine yol açabilirdi.
Çünkü genel düşünce ve eğilim, henüz halife-padişahın özürlü olduğu yolundaydı.
Meclis'te hemen halife-sultan makamıyla bağlantı kurma ve İstanbul hükümeti ile
uzlaşma akımı başlamıştı.
Hükümet kurulması
konusunda bunları göz önünde tutmakla birlikte, asıl amacı koruyan önerimi
yazılı olarak Meclis'e sundum. Kısa bir tartışma sonunda kabul edilen bu
önergeye bakıldığında, temel ilkelerin şöylece yer aldığı görülür:
“1- Hükümet kurmak
zorunludur.
2- Geçici bir devlet
başkanı ya da Padişah vekili ortaya çıkarmak uygun değildir.
3- Türkiye Büyük Millet
Meclisi'nin üstünde bir güç yoktur.
Not: Halife-padişah,
baskı ve zorlamadan kurtulduğu zaman, Meclis'in düzenleyeceği yasal ilkeler
içindeki yerini alır.”
Efendiler, bu ilkelere dayalı
bir hükümetin niteliği kolaylıkla anlaşılabilir: bu, ulusal egemenlik temeline
dayalı olan halk hükümetidir; cumhuriyettir. Zaman geçtikçe bu ilkelerin neleri
kapsadığı anlaşılmaya başladı. İşte o zaman tartışmalar ve olaylar birbirini
izledi.
Meclis, bu
açıklamalarımı ve önerimi yaptıktan sonra beni başkanlığa seçmekle, bana olan
genel güvenini gösterdi. Ayrıca kısa süre içinde Vatan Hainliği Yasasıyla
İstiklal Mahkemeleri yasasını çıkararak, devrimlerin doğal gereklerini yapmaya
koyuldu.
Efendiler, bütün
grupların ve Meclis üyelerinin çoğunun bu iki ilke üzerinde birleşmelerini
sağladım. Ama ikinci noktayı anlamlı bulanlar oldu. Bunlar, düşüncelerini açığa
vurmamakla birlikte, bu noktadaki anlam ve amacın gerçekleşmemesi için hemen
işe koyulmakta gecikmediler. Erzurum milletvekili Hoca Raif Efendi ve kimi
arkadaşları örgütümüzün Erzurum Merkez Kurulu'nun adını "Muhafaza-i
Mukaddesat", yani “Kutsal Değerlerin Korunması” derneği olarak
değiştirmeye kalkıştılar. Ben bunu öğrenince hemen Doğu Cephesi Komutanı Kâzım
Karabekir Paşa'nın dikkatini çektim ve adı geçenleri bu tür girişimlerden
vazgeçirmesini rica ettim.
Meclis, açıldıktan dört
ay sonra, "Büyük Millet Meclisi'nin Kuruluş ve Niteliğine İlişkin
Yasa" başlıklı bir tasarı hazırladı. Tasarı, Türkiye Büyük Millet
Meclisi'ni olağan dışı koşulların ürünü, dolayısıyla geçici sayıyordu. Kimi
Meclis üyeleri daha da ileri giderek, Meclis'in yetki ve görevlerini belirten
birinci maddeye "Halifelik ve padişahlığın kurtulmasına .. değin" yolunda
açıklık getirilmesini istiyorlardı. 'Halife ve Padişah vardır ve var olacaktır.
Bu makam işler duruma getirilinceye kadar, Ankara'ya toplanmış olan bir takım
kişiler, geçici önlemlerle çalışacaklardır' demek istiyorlardı.
Buna karşı olan görüşte
ise açıklık yoktu. "Padişahlık ulusa geçmiştir; Padişahlık kalmamıştır.
Halifelik de Padişahlık demektir; böyle olunca onun da varlığının bir anlamı
yoktur" diye apaçık konuşulamıyordu. Otuz yedi gün süren tartışmalar
sonunda, 25 Eylül 1920 günü, bir gizli oturumda bu konuda kimi açıklamalar
yapmayı yararlı gördüm ve başlıca şu düşünceleri belirttim: "Türk ulusunun
ve onun biricik temsilcisi olan yüce Meclis'in, yurt ve ulusun bağımsızlığını,
yaşamını güvenceye almaya çalışırken, halifelik ve padişahlıkla bu denli çok ilgilenmesi
sakıncalıdır. Eğer amaç bugünkü halife ve padişaha bağlılığı dile getirmek ise,
bu kişi haindir; düşmanların, yurt ve ulusa kötülük yapmak için kullandıkları
araçtır. ‘Öyleyse O'nu yerinden indirip hemen başkasını seçeriz’ demek
istiyorsanız, bugünkü halife ve padişah haklarından vazgeçmeyerek bildiğiniz
çalışmalarını sürdürebilir; o zaman ulus ve yüce Meclis, asıl amacını unutup
halifeler sorunuyla mı uğraşacak? Ali ve Muaviye çağını mı yaşayacağız?
Kısacası bu sorun geniş, ince ve önemlidir; çözümü bugünün işlerinden
değildir."