8. BÖLÜM: ULUSAL MÜCADELENİN LİDER KADROSU
(Ana metin, s.: 6-7; 11; 9-10; 18-20; 32; 40-41;
50; 70)
Efendiler, ilk iş olmak
üzere bütün orduyla ilişki kurmak gerekiyordu.
21 Mayıs 1919'da
Erzurum'da 15. Kolordu komutanına yazdığım bir şifre telgrafta genel
durumumuzun aldığı korkunç biçimden çok üzgün olduğumu bildirdim; bu son görevi
ulusa ve yurda karşı borçlu olduğumuz en son vicdani görevi yerine getirmek
için kabul ettiğimi belirttim; bunu yakın bir ortaklaşa çalışmayla
yapabileceğimizi, bir an önce Erzurum'a gitmek istediğimi söyledim; beni
şimdiden aydınlatacak konular varsa bildirilmesini rica ettim.
23 Mayıs 1919 günü
Ankara'daki 20. Kolordu Komutanına, Samsun'a geldiğimi, kendisiyle daha sıkı
ilişki kurmak istediğimi bildirdim.
Trakya'daki askeri güç
ve komuta durumunu bilmiyordum. Edirne'deki Kolordunun komutanı Cafer Tayyar
Paşa'ya 18 Haziran 1919 günü şifreyle verdiğim yönergede şunları vurguladım:
"Ulusal
bağımsızlığımızı boğan ve yurdun bölünmesi tehlikelerine yol açan İtilaf Devletlerinin
yaptıklarını, İstanbul hükümetinin de tutsak ve güçsüz durumunu biliyorsunuz.
Ulusun yazgısını böyle bir hükümetin eline bırakmak, çöküşe boyun eğmek
demektir.”
“Trakya ve Anadolu'daki
ulusal örgütleri birleştirmek ve ulusun sesini bütün gürlüğü ile dünyaya
duyurmak üzere güvenilir bir yer olan Sivas'ta birleşik ve güçlü bir kurul
oluşturulması kararlaştırılmıştır.
Bağımsızlığa ulaşıncaya
değin bütün ulusla birlikte, özveriyle çalışacağıma and içtim. Artık benim için
Anadolu'dan ayrılmak söz konusu olamaz."
27/28 Haziran gecesinin
sabahında Erzurum'a doğru yola çıkıldı.
25 Haziran'a dek
Amasya'da kaldım. O günlerde İçişleri Nazırı olan Ali Kemal Bey, benim görevime
son verildiğini, artık hiçbir isteğimin yerine getirilmemesini bildiren bir
şifre genelge yayınlamıştı; ulusal direniş örgütlerinin de halkı haraca kesen,
boş yere kırdıran, yasa dışı kurullar olduğunu söylüyordu.
Ali Kemal Bey'in
genelgesi görevlilerin ve halkın kafasını gerçekten karıştırmıştı. Ulusal
girişimi baltalayıcı gösteri ve etkinliklerin en önemlisi Sivas'ta düzenlenmeye
başlamıştı. İstanbul hükümetinin Elazığ valisi olarak gönderdiği Kurmay Albay
Ali Galip, Sivas'ta benim 'hain, başkaldırmış, zararlı bir kimse' olduğum
yolunda dıvarlara yaftalar yapıştırmış. Vali Reşit Paşa'ya da, ben Sivas'a
gelir gelmez kollarımı bağlayıp tutuklaması gerektiğini söylemiş.
25 Haziran günü
Sivas'ta bir takım uygunsuz olaylar olduğunu öğrendim. Beşinci Tümen
Komutanının seçme subay ve erlerden kurulu bir atlı piyade birliği hazırlayıp
Sivas'a göndermesini sağladım. Oraya gidişimizin hiçbir yere bildirilmemesi,
Amasya'da da açıklanmaması için gerekli önlemi aldım. Öyle ki Sivas'a hareket
ettiğimi bildiren telin de, ben Sivas'a vardığım sırada valinin eline geçecek
bir saatte çekilmesini düzenledim.
Sivas'ta Ali Galip
Beyle Reşit Paşa, bana karşı ne yapılması gerektiğini tartışırlarken, Reşit
Paşa'ya Sivas'a geldiğimi bildiren telgrafımı verirler. Reşit Paşa teli Ali
Galip Bey'e uzatır ve "İşte kendisi geliyor; buyurun tutuklayın!"
der. Ve saatine bakarak ekler: "Geliyor değil, gelmiş olacaktır!"
Bunun üzerine Ali
Galip, "Ben tutuklarım dedimse, kendi ilim içinde tutuklarım demek
istedim." deyince toplantıda bulunanları bir heyecan kaplar. Hep birden,
"Haydi öyleyse karşılamaya gidelim!" diyerek toplantıya son verirler.
Sivas'a vardığımızda,
caddenin iki yanı büyük bir kalabalıkla dolmuş, askeri birlikler tören duruşu
almış bulunuyordu. Otomobillerden indik. Yürüyerek askeri ve halkı selamladım.
Bu görünüş, Sivas'ın
saygıdeğer halkının ve Sivas'ta bulunan yiğit subay ve erlerimizin bana ne
denli bağlılık ve sevgi duyduğunu gösteren canlı bir tanıktı.
Sivas'ta örgütlenme ve
nasıl davranılacağı konularında gerekenlere yönerge verdikten sonra, hiç
uyumadan geçen 27/28 Haziran gecesinin sabahında Erzurum'a doğru yola çıkıldı.
İstanbul hükümetince
görevden alınan Erzurum ve Bitlis valileri Münir ve Mazhar Müfit Beyler, bana
katılmak üzere Erzurum'da bekliyorlardı. Bu iki vali beyle On beşinci Kolordu
Komutanı Kâzım Karabekir Paşa ve yanında bulunan Rauf Bey, eski İzmit
Mutasarrıfı Süreyya Bey ve karargâhımdan Kurmay Başkanı Kâzım, Husrev ve Dr.
Refik Bey arkadaşlarımla önemli bir görüşme yapmayı uygun gördüm. Kendilerine
genel ve özel durumu ve tutulması zorunlu olan davranış yolunu anlattım. Bu
arada en elverişsiz durumları, genel ve kişisel tehlikeleri, her olasılığa
karşı göze alınması zorunlu özverileri açıkladım. "Ulusal amaç için ortaya
atılacakları yok etmek isteyenler bugün yalnız Saray, İstanbul hükümeti ve
yabancılardır; ama bütün halkın aldatılarak bizim karşımıza geçirilebileceğini
de göz önünde tutmak gerekir. Öne atılacak olanların, her ne olursa olsun
amaçtan dönmemeleri, ülkede barınabilecekleri son noktada, son soluklarını
verinceye değin amaç uğrunda özveriyi sürdüreceklerine işin başında karar
vermeleri gerekir. Yüreklerinde bu gücü duymayanların işe hiç girişmemeleri
kuşkusuz daha iyidir. Çünkü hem kendilerini, hem de ulusu aldatmış olurlar.”
Sıvas Kongresine çağrı,
sivil ve askeri makamlar yanında İstanbul'da bulunan Abdurrahman Şeref Bey,
Ahmet İzzet Paşa, Halide Edip Hanım, Kara Vasıf Bey gibi kişilere de şifreyle
gönderildi. Ancak bu kişilere ayrıca genelge niteliğinde bir de mektup yazdım.
Bu mektupta özetle şu noktaları vurguladım:
"1. Yalnız
toplantı ve gösterilerle büyük amaçlar hiçbir zaman gerçekleştirilemez.
2. Büyük amaçlar ancak
doğrudan doğruya ulusun bağrından doğan ortak güce dayanırsa kurtarıcı olur.
3. İstanbul artık
Anadolu'ya egemen değil, bağımlı olmak zorundadır.
4. Size düşen özveri
pek büyüktür."
25/26 Temmuz tarihinde
Bekir Sami Bey, Amasya'dan bana bir görüşünü iletiyordu. Bekir Sami Bey diyordu
ki "Bağımsızlık istenmeğe ve yeğ tutulmağa değer. Ancak tam bağımsızlık
isteyecek olursak, ülkemizin birçok parçalara ayrılacağı kesindir. Belli bir
süre için Amerika'nın güdümünü istemeği, ulusumuz için en yararlı çözüm yolu
olarak kabul ediyorum. "
Derken Efendiler, Kara
Vasıf Bey bir kez daha söz alarak "Bütün devletler bizi bağımsız
bırakacaklarını söyleseler bile yine güdümsüz yapamayız” dedi.
Efendiler, Meclis'in
toplanma yeri konusunda o güne değin örgütümüzden gelen yanıtlar dört görüşün
varlığını gösteriyordu: İstanbul dışında, İstanbul'da, İstanbul yakınlarında ve
hükümet uygun bulursa İstanbul dışında.
Ben, Meclis'in
İstanbul'da saldırıya uğrayacağını ve dağılacağını kesinlikle bekliyordum.
Böyle bir durumda başvurulacak önlemi de kararlaştırmıştım. Hazırlığımız ve
düzenlemelerimiz de başlamıştı. Ankara'da toplanmak..
İşte bu görevi
yaparken, ulusun yanlış anlamasına yol açmamak için bir önlem de düşünmüştüm:
Meclis başkanlığına seçilmek. Amacım, dağıtılacak olan milletvekillerini,
Meclis Başkanı niteliği ve yetkisiyle yeniden toplanmaya çağırmaktı.
Gerçekte İstanbul'a gitmeyecektim. Ama bunu açığa vurmadan zaman kazanacaktım.
Bana bu yolda
çalışacaklarına söz vererek İstanbul'a giden arkadaşlardan bir-ikisi dışında
hiçbirisi bu konudan söz bile etmediler.
Efendiler, o günlerde
Trakya'nın durumuna da bir göz gezdirelim:
Derneğimizin Trakya
Merkez Kurulu'na ve oradaki Kolordu Komutanına verdiğimiz yönerge, Trakya'nın
geleceğinin bütün ülkenin geleceğiyle birlikte düşünülebileceği ilkesine
dayalıydı. Trakya bütünüyle düşman eline geçse bile, yalnız orası için
önerilecek hiçbir çözüm yolu kabul edilmeyecekti. Trakya'daki komutanın
kararının da böyle olduğu bildirilmekteydi. Ama son zamanlarda komutan Cafer
Tayyar Paşa, yabancıların verdiği güvence üzerine yapılan bir çağrıyı kabul
edip İstanbul'a gitmiş, ancak dönüşünden sonra durumu bize bildirmişti.
Anlaşıldığına göre, Doğu Trakya'nın yalnız başına varlığını koruyamayacağı,
ancak Batı Trakya'yla birlikte bir yabancı yönetim altında yaşayabileceği
düşünceleri aşılanmıştı. Herhalde moral yıkıcı bir takım propagandalar
yapılmıştı.
Cafer Tayyar Paşa da
Trakya'ya döndükten sonra kolordunun komutasını üzerine almamış. Böylece
Trakya'nın geleceği, İstanbul siyasal çevrelerinin etkisine bırakılmış.
20 Temmuz'da Tekirdağ'a
bir tümen çıkarıp Edirne yönünde yürümeğe başlayan Yunan ordusu, birlikleriyle
daha önce Edirne'ye gelmiş olan Şükrü Naili Bey'in uyanıklık ve direnciyle
durdurulabildi. Ne var ki Cafer Tayyar Paşa, kendi birlikleriyle ilişki
kurmadı; kendisi Havza yakınlarında atla dolaşıyorken, birliklerinin bir bölümü
ile düşmana tutsak oldu; geri kalan birlikleri ise Bulgarıstan’a sığındı.
Trakya da baştan başa Yunanlıların eline geçti.
Efendiler, Trakyanın
özel güçlükler ve koşullar içinde bulunduğuna kuşku yoktu. Ama bu özellik ve
güçlükler, hiçbir zaman Trakya'daki ordunun, askerliğin ve yurtseverlik
namusunun gereklerini yerine getirmesine engel olamazdı. Eğer bu yapılmamış
ise, ulus ve tarih önünde bunun tek sorumlusu Cafer Tayyar Paşa'dır. Tarihte
bütün bir yurdu, çok üstün düşman güçleri karşısında, son avuç toprağına değin
yiğitçe ve namusluca savunup, yine de varlığını koruyabilmiş ordular görülmüştür.
Türk ordusu o nitelikte bir ordudur. Yeter ki ona komuta edenlerde, komutanlık
etme niteliği bulunsun! Lafla, politikayla, düşmanın aldatıcı sözlerine kulak
vermekle askerlik görevi yapılamaz.
Efendiler, bir
komutanın tutsak düşmesi de anlayışla karşılanabilir; ancak askerlik görev ve
gereklerini yapıp uygulamakta elindeki gücü, son süngü ve son soluğa dek
kullandıktan sonra, kendi kanını akıtmak fırsatını bulamadan düşman eline
düşerse...
Bir Türk komutanının,
herhangi bir kötü rastlantı ve şanssızlık sonucu bile olsa, ordusunu
kullanmaksızın düşmana tutsak olmasını biz anlayışla karşılasak da, tarih bunu
hiç bağışlamaz ve bağışlamamalıdır. Türk Devrim tarihinin gelecek kuşaklara
ileteceği sözler ve uyarmalar işte budur!
Efendiler, hükümet
kurma konusunda da tutulması gerekli yol, Osmanlı devletinin ve halifeliğin
yıkıldığını kabul edip, yeni temellere dayalı yeni bir devlet kurmaktı. Ama
durumu olduğu gibi söylemek, amacın büsbütün yitirilmesine yol açabilirdi.
Efendiler, Londra Konferansının olumlu bir sonuca ulaşmadığını biliyorsunuz.
Ama Kurul Başkanı ve Dış İşleri Bakanı Bekir Sami Bey, kendi başına, İngiltere,
Fransa ve İtalya devlet adamlarıyla buluşup konuşmuş, her biriyle ayrı ayrı
birtakım sözleşmeler imzalamış bulunuyordu. İtilaf Devletlerine ekonomik ve
hukuksal ayrıcalıklar tanıyan bu sözleşmeleri hükümetimizin uygun görüp
onaylaması olanaksızdı.