6. BÖLÜM: SÖMÜRGECİLERİN ULUSAL DİRENİŞİ
TANIMASI (Ana metin: s.: 64-65; 70; 77-78)
Tevfik Paşa, 27 Ocak 1921 günü Türkiye Büyük
Millet Meclisi Başkanı olarak bana açık bir telgraf gönderdi. Telgrafında,
"İtilaf Devletleri, 21 Şubatta Londra'da toplanacak konferansa, Osmanlı
delegeleri yanında Ankara'nın yetkili temsilcilerinin de katılmasını
istiyorlar" diyor, yanıtımızı makine başında beklediğini söylüyordu.
Tevfik Paşa'ya şu yanıtı verdim: "Ulusal
iradeye dayanarak Türkiye'nin alınyazısını eline alan yasal ve bağımsız tek
kuvvet, Ankara'da sürekli çalışmakta olan Türkiye Büyük Millet Meclisi'dir.
İstanbul'da herhangi bir kurulun hiçbir bakımdan yasal ve hukuksal niteliği
yoktur. Kurulunuza düşen yurt ve vicdan görevi, bu gerçeğe uyarak, hemen ulus
ve ülke adına başvurulacak yasal hükümetin Ankara'da olduğunu kabul edip
bildirmektir."
Tevfik Paşa'ya özel olarak da şu telgrafı çektim:
"Konferansta ülkeyi ayrı ayrı temsil edecek iki kurulun ne denli sakıncalar
doğuracağını, sizin gibi saygıdeğer bir kişinin tam olarak anladığına
inanıyoruz.
"Padişah Hazretlerinin, ulusal iradenin
belirdiği tek yer olan Türkiye Büyük Millet Meclisi'ni tanıdığını resmi olarak
bildirmesi artık gerekli olmuştur. Bu yapılmazsa, padişah-halifenin durumunun
sarsılması tehlikesinden haklı olarak korkulur; bundan doğacak sorumluluk,
önceden kestirilmesi olanaksız tüm sonuçlarıyla birlikte, doğrudan doğruya
Padişah Hazretlerinin olacaktır.”
Tevfik Paşa 27 Ocak günlü telgrafındaki görüşleri
yeniden bildirince, Bakanlar Kurulu adına Fevzi Paşa imzasıyla verdiğimiz
yanıtta şunları istedik:
"1- Londra Konferansına katılacak Türkiye
Delegeler Kurulu, yalnız Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümetince seçilip
gönderilecektir.
2- Bizim göndereceğimiz bu kurulun, bütün Türkiye
çıkarlarını temsil edecek tek kurul olduğunu da İtilaf Devletlerine
bildireceksiniz.
3- Bu kesin ve değişmez kararlara uymazsanız,
ülkenin ve ulusun esenliği adına doğacak tarihsel sorumluluk tümüyle
kurulunuzun olacaktır."
Efendiler, Dışişleri Bakanı olan Bekir Sami
Bey'in başkanlığında bağımsız bir delegeler kurulu kuruldu. Bu kurul, Londra
Konferansına özel olarak çağrıldığımızda katılmak üzere Roma'ya gönderildi.
Kurul, İtalya Dışişleri Bakanı Kont Sforza aracılığıyla, konferansa resmi
olarak çağrıldığımız kendilerine bildirildikten sonra, Londra'ya gitmiştir.
Efendiler, Londra Konferansının olumlu bir sonuca
ulaşmadığını biliyorsunuz. Ama Kurul Başkanı ve Dış İşleri Bakanı Bekir Sami
Bey, kendi başına, İngiltere, Fransa ve İtalya devlet adamlarıyla buluşup
konuşmuş, her biriyle ayrı ayrı birtakım sözleşmeler imzalamış bulunuyordu.
İtilaf Devletlerine ekonomik ve hukuksal ayrıcalıklar tanıyan bu sözleşmeleri
hükümetimizin uygun görüp onaylaması olanaksızdı.
Açıkça söylemeliyim ki, Bekir Sami Bey'in bu
sözleşmelerle Ankara'ya dönmüş olması, beni olağanüstü şaşırtmıştır. Kendisi,
imzaladığı sözleşmelerin ülkenin yüksek çıkarlarına uygun olduğunu söylüyor,
bunu Meclis'te de savunup kanıtlayabileceğini öne sürüyordu. Görüşünün yanlış
ve mantıksız olduğunda kuşku yoktu. Meclis'te onaylanmak şöyle dursun,
kendisinin Dışişleri Bakanlığından düşürüleceği kesindi. Ama o günlerin
koşulları, Meclis'i siyasal görüşme ve tartışmalara boğmaya elvermediği için,
Bekir Sami Bey'e görüşlerinin yersizliğini kendim söyledim ve bakanlıktan
çekilmesini istedim. Bekir Sami Bey bu önerimi kabul etti ve çekilme yazısını
verdi.
Efendiler, Sakarya zaferinden sonra Batı ile
kurduğumuz olumlu ve verimli ilişki, 20 Ekim 1921'de imzalanan Ankara
Anlaşması'dır. İkinci İnönü zaferinden sonra Rusya ile Moskova Anlaşması
imzalanmış ve Doğudaki durumumuz açıklığa kavuşmuştu. İtilaf devletlerinden de
ilkelerimizi kabul edebileceklerle anlaşmayı istiyorduk. Özellikle Adana, Antep
ve dolaylarını yabancı işgalinden kurtarmak bizim için önemliydi.
Bu illerimizi işgal eden Fransızların da türlü
nedenlerle bizimle anlaşma eğiliminde oldukları anlaşılıyordu. Bu başarılar
üzerine Fransızlar 1920 Mayısından başlayarak bizimle ilişki kurup görüşme
yolları aradılar. Fransa hükümeti, eski bakanlarından Bay Franklen-Buyon'u önce
özel olarak Ankara'ya gönderdi. İlk toplantımızda kendisine, bizim için temel
noktanın Ulusal And'ın kapsamı olduğunu bildirdim. "Yeni bir Türkiye
devleti doğmuştur; bu yeni Türkiye, her bağımsız devlet gibi haklarını
tanıtacaktır." dedim
Uzun görüşme ve tartışmalardan sonra Ulusal
And'ın tüm maddeleri birer birer okunarak görüşüldü ve tartışıldı. Üzerinde en
çok durulan madde, yabancılara tanınmış olan ayrıcalıkların kaldırılarak tam
bağımsızlığımızın tanınması maddesi oldu. Franklen-Buyon, bu sorunların
incelenip düşünülmeğe değer olduğunu söyledi. Buna yanıt olmak üzere özetle
şunları söyledim: "Tam bağımsızlık, bizim bugün bütün ulusa ve tarihe
karşı üstlendiğimiz görevin asıl ruhudur. Bütün ulus bireyleri, bugün yalnız
bir nokta çevresinde toplanıp, sonuna dek kanını akıtmağa karar vermiştir: O
nokta, tam bağımsızlığımızın sağlanıp korunmasıdır.
"Tam bağımsızlık demek, elbette siyasal,
mali, ekonomik, yargısal, askeri, kültürel, vb. her alanda tam bağımsızlık ve
tam özgürlük demektir. Bu saydıklarımın herhangi birinde bağımsızlıktan yoksun
olmak, ulusun ve ülkenin gerçek anlamında bütün bağımsızlığından yoksun olması
demektir."
Bay Franklen-Buyon bu sözlerim karşısında ciddi
ve içtenlikli olarak kimi görüş ve düşünceler belirtti; bunun bir zaman sorunu
olduğunu söyledi. Ankara'ya gelen bir Fransız kuruluyla önce 20 günlük bir
ateşkes anlaşması yaptık.
Ne bekleniyordu? Belki de beklenen, Türk ulusal
varlığının Birinci ve İkinci İnönü'den sonra, daha büyücek bir başarı ile
pekiştirilmesiydi. Gerçekten de Bay Franklen-Buyon'un imzalayacağı Ankara
Anlaşması, büyük ve kanlı Sakarya Savaşı'ndan 37 gün sonra, 20 Ekim 1921'de
oluşan bir belgedir.
Bu anlaşma ile siyasal, ekonomik, askeri ve öbür
alanların hiçbirinde, bağımsızlığımızdan hiçbir ödünde bulunmaksızın yurdumuzun
değerli parçalarını işgalden kurtarmış olduk. Bu anlaşmayla Batı devletlerinden
biri, ilk kez olmak üzere, ulusal isteklerimizi tanıyıp onaylamış oldu.
Büyük Millet Meclisi hükümetinin dışişleriyle ilgili ilk kararı da,
Moskova'ya bir kurul göndererek Rusya ile ilişki kurmak olmuştu. Moskova
Antlaşmasının ön imzası 24 Ağustos 1920'de yapılmış, kesinleşmesi ise 16 Mart
1921'e kalmıştır.