5. BÖLÜM: TOPYEKÜN SAVAŞ (Ana metin: s. 63; 72-77)
Artık Ethem olayı kalmamıştı. Ordumuzun içinde
bulunan düşman, kovularak kendi cephesine sürülmüştü. Gerçekten de bir gün sonra,
yani 6 Ocak günü Yunan ordusunun tümü, bütün cephede her noktadan saldırıya
geçti. Bizim Gediz’deki önemli güçlerimiz, Eskişehir üzerinden bu düşman
birliklerini karşıladı ve yendi. Devrim tarihimize Birinci İnönü zaferini
yazdı.
27 Şubat - 12 Mart 1921 arasında toplanan Londra
Konferansı olumlu hiçbir sonuç vermedi. İtilaf Devletleri, yaptıkları
önerilerin karşılığını almayı beklemeden, daha delegelerimiz yolda iken,
Yunanlılar bütün ordusuyla, bütün cephelerimizde saldırıya geçti. Şimdi izin
verirseniz size bu saldırıyı ve sonucunu anlatayım:
İsmet Paşa komutasındaki Batı Cephesi
birliklerimiz Eskişehir'in kuzey-batısında toplanmıştı. Kararımız, savaşı İnönü
mevzilerinde kabul etmekti. 28 Mart günü sağ kanadımıza saldıran düşman, önemli
yerel başarılar elde ediyordu. 30 Mart günü sert çarpışmalarla geçti. Bunlar da
düşman yararına sonuçlandı.
Bundan sonra sıra bize geliyordu. İsmet Paşa 31
Mart günü karşı saldırıya geçti ve düşmanı yenerek geri çekilmek zorunda
bıraktı. Böylece devrim tarihimizin bir sayfası, İkinci İnönü zaferi yazıldı.
İkinci İnönü Savaşından üç ay kadar sonra, Yunan
ordusu, 10 Temmuz 1921 günü yeniden genel saldırıya geçti. Bu süre içinde genel
seferberlik yapmış olan Yunan ordusu, insan, tüfek, makineli tüfek ve top
sayısı bakımından bizim ordumuzdan önemli ölçüde üstündü. İç olaylar, bizim
genel seferberlik yapmamıza ve ulusun tüm kaynaklarını düşman karşısında
toplamaya elvermemişti. Bu nedenle askerlik açısından temel ödevimiz, yine
"her Yunan saldırısı karşısında direnerek, saldırıyı durdurmak ve boşa
çıkartmak"tı. Bu düşünceyle 18 Temmuz 1921 günü İsmet Paşa'nın Eskişehir
güneydoğusundaki karargâhına giderek durumu inceledim ve İsmet Paşa'ya şu genel
talimatı verdim: "Orduyu Eskişehir kuzey ve güneyinde topladıktan sonra,
düşman ordusuyla araya büyük aralık bırakalım ki, orduyu toparlayıp
güçlendirebilelim. Bunun için Sakarya'nın doğusuna dek çekilebilirsiniz. Bu
yolda davranmamızın en büyük sakıncası, Eskişehir gibi önemli yerlerimizi
düşmana bırakmaktan dolayı kamuoyunda doğabilecek manevi sarsıntıdır. Ama az
zamanda elde edebileceğimiz başarılarla bu sakıncalar kendiliğinden ortadan
kalkacaktır. Askerliğin gereğini duraksamadan uygulayalım; başka türden
sakıncalara karşı koyarız."
Efendiler, düşündüğüm manevi sakıncalar gerçekten
de hemen görüldü. İlk etkiler Meclis'te belirdi. Özellikle karşıtlarımız,
karamsarlık dolu söylevlerle "Ordu nereye gidiyor? Ulus nereye
götürülüyor? Bu durumun sorumlusu yok mu? O nerededir?" diye bağırmaya
başladılar. "Bugünkü acıklı ve korkunç durumun gerçek sorumlusunu ordunun
başında görmek isterdik!" diyorlardı.
Bunların anlatmak istedikleri kişinin ben olduğum
kuşku götürmezdi. Bunu anlar anlamaz, 4 Ağustos 1921 günü yapılan gizli
oturumda kürsüye çıkarak, üyelerin bana gösterdikleri yakınlık ve güvene
teşekkür ettim ve başkanlık katına şu önergeyi verdim:
"Meclis'in saygıdeğer üyelerinin genel istek
ve dilekleri üzerine Başkomutanlığı kabul ediyorum. Bu görevi kişisel olarak
üstlenmemin sağlayacağı yararları en kısa zamanda elde edebilmek için, Türkiye
Büyük Millet Meclisi'nin yetkilerini eylemli olarak kullanmak koşuluyla
üstleniyorum. Yaşamım boyunca ulusal egemenliğin en sadık bir hizmetkârı
olduğumu ulusa bir kez daha göstermek için, bu yetkinin üç ay gibi kısa bir
süreyle sınırlanmasını ayrıca isterim."
Efendiler, bu önergem, doğruluktan yanaymış gibi
görünenlerin gizli düşüncelerini açığa vurmalarına yol açtı. Hemen karşı
çıkışlar başladı. "Bir kez Başkomutanlık sanını vermeyiz."
diyorlardı. Ben, direndim. Durum olağanüstü olduğuna göre, benim alacağım
kararların ve yapacağım uygulamaların da olağanüstü olması gerekeceği kuşku
götürmezdi. 5 Ağustos 1921 günü oybirliğiyle kabul edilen yasa, bana şu yetkiyi
veriyordu:
"Başkomutan, ordunun maddi ve manevi gücünü
en yüksek ölçüde arttırmak ve yönetimini bir kat daha sağlamlaştırmak üzere,
Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin bununla ilgili yetkisini Meclis adına eylemli
olarak kullanabilir."
Bu maddeye göre, benim vereceğim buyruklar yasa
olacaktı.
Bunun üzerine yaptığım konuşmanın bir iki
cümlesini yinelememe izin vermenizi rica ederim. Dedim ki:
"Efendiler, zavallı ulusumuzu tutsak etmek
isteyen düşmanları kesinlikle yeneceğimize olan inanç ve güvenim bir dakika
olsun sarsılmamıştır. Bu dakikada bu tam inancımı yüce kurulunuza, bütün ulusa
ve bütün dünyaya karşı ilân ederim."
Efendiler, Başkomutanlığı eylemli olarak üzerime
aldıktan sonra, ordunun insan ve taşıt gücünün arttırılması, yiyecek ve
giyeceğinin sağlanıp yoluna konulması ile ilgili önlemleri almak üzere
Ankara'da bir kaç gün çalıştım. 7 ve 8 Ağustos 1921 günlerinde "Ulusal
Vergi Buyruğu" adı altında yaptığım bildirimleri, bir savaşın
kazanılabilmesi için ne denli küçük şeyleri bile dikkate almak gerektiğini
anlatabilmek amacıyla, bilginize sunmaya değer görürüm:
Bu buyruklarımla örneğin her ilçede birer
"Ulusal Vergi Kurulu" kurdum. Yurtta her evin birer kat çamaşır,
birer çift çorap ve çarık hazırlayıp Ulusal Vergi Kuruluna vermesini emrettim.
Tüccar ve halkın elindeki çamaşırlık bez, kaput bezi, pamuk, yün ve tiftik, her
türlü kışlık-yazlık kumaş, kösele, astarlık, meşin, çarık, potin, demir, çivi,
nal ve nal demiri, yem torbası, yular, belleme, kaşağı, semer ve urganların
yüzde kırkına, parası sonra ödenmek üzere elkoydum. Eldeki buğday, saman, un,
arpa, fasulye, bulgur, nohut, mercimek, kasaplık hayvanlar, şeker, gaz, pirinç,
sabun, yağ, tuz, zeytinyağı, çay ve mumun yine yüzde kırkına, parası sonradan
ödenmek üzere elkoydum.
Buyruklarımın ve bildirimlerimin yerine
getirilmesi için kurduğum İstiklâl Mahkemelerini Kastamonu, Samsun, Konya,
Eskişehir bölgelerine gönderdim. Ankara'da da bir mahkeme kurdurdum.
12 Ağustos 1921 günü de Genel Kurmay Başkanı
Fevzi Paşa Hazretleriyle birlikte Polatlı'da cephe karargâhına gittim.
Meydan savaşı 100 kilometrelik bir cephe üzerinde
oluyordu. Sol kanadımız Ankara'nın 50 kilometre güneyine değin çekilmişti.
Bunda hiçbir sakınca görmedik. Savunma çizgilerimiz yer yer kırılıyordu. Ama
kırılan her bölüm, en yakın yerde yeniden oluşturuluyordu. Bunun için yurt
savunmasını başka türlü anlatmayı ve bunda diretip üstelemeyi yararlı ve etkili
buldum. Dedim ki:
“Savunma çizgisi yoktur, savunma alanı vardır. O
alan bütün yurttur. Yurdun her karış toprağı yurttaşın kanıyla ıslanmadıkça
düşmana bırakılamaz. Onun için küçük, büyük, her birlik bulunduğu yerden atılabilir;
ama küçük, büyük, her birlik ilk durabildiği noktada yeniden düşmana karşı
cephe kurup savaşı sürdürür.”
İşte ordumuzun her bireyi, bu kurala göre, her
adımda en büyük özveriyi gösterdi ve üstün düşman güçlerini yok ederek,
yıpratarak, sonunda onu saldırıyı sürdüremeyecek bir duruma düşürdü.
Savaş durumunun bu aşamasını sezinler sezinlemez,
hemen karşı saldırıya geçtik. Yunan ordusu yenildi ve geri çekilmek zorunda
kaldı. 13 Eylül 1921 günü Sakarya Irmağının doğusunda düşman ordusundan hiçbir
iz kalmadı. Böylece 23 Ağustostan 13 Eylüle değin yirmi iki gün, yirmi iki gece
aralıksız süren Büyük ve Kanlı Sakarya Savaşı, yeni Türk devletinin tarihine,
dünya tarihinde pek az olan büyük bir meydan savaşı örneği yazdı.
Bilirsiniz ki savaş ve çarpışma demek, yalnız iki ordunun değil,
iki ulusun bütün maddi ve manevi güçleriyle karşılaşıp birbiriyle vuruşması
demektir. Bunun için Türk ulusunu, düşüncesi ve duygusuyla, cephedeki ordu
kadar savaşla doğrudan doğruya ilgilendirmeliydim. Yalnız düşman karşısında olanlar
değil, köyde, evinde, tarlasında olan bütün ulus bireyleri, silahla vuruşan
savaşçı gibi kendini görevli bilecek, bütün varlığını savaşa verecekti. Bütün
maddi ve manevi varlığını yurt savunmasına adamakta ağır davranıp özen
göstermeyen uluslar, savaşı ve çarpışmayı gerçekten göze almış ve
başaracaklarına inanmış sayılamazlar.