4. BÖLÜM: ULUSAL BİRLİK VE DAYANIŞMA
KORUNARAK İÇ AYAKLANMALARIN BASTIRILMASI (ANA METIN: S. 50 - 53; 57 - 63)
İstanbul'un işgalinden
sonra başlayan yıkıcı akımlar ve ayaklanmalar, hızla yurdun her yerinde görüldü
ve sürdü. İstanbul'da Damat Ferit Paşa yeniden işbaşına getirilmişti. Bu
hükümetin bütün yıkıcı ve hain örgütlerle, bütün düşmanlar ve Yunan ordusuyla
yaptığı işbirliğine de, yurdun her yanına yağdırılan Halife-Padişah fetvası yön
veriyordu.
Hainlik, cahillik, kin
ve bağnazlık dumanları bütün yurdu koyu karanlıklar içinde bırakıyordu.
Ayaklanma dalgaları Ankara'da karargâhımızın dıvarlarına kadar çarptı.
İzmir'den sonra Batı Anadolu'nun önemli bölgeleri de Yunan saldırıları ile
çiğnenmeğe başladı.
Ayaklanmaları,
Amasya'daki 5. Kafkas Tümeni, Antep bölgesinden getirilen Kılıç Ali Bey
komutasındaki bir ulusal birlik, Sivas'taki 3. Kolordu güçleri, Eskişehir'deki
Ethem Bey birliği ve Bolu dolaylarındaki İbrahim Bey birliği ile bastırmaya
çalıştık.
Efendiler, kimi kapalı
sorunların kolaylıkla açıklanmasına yarayacağını sandığım için, yüce kurulunuza
bir "Yeşil Ordu"dan söz edeceğim:
Türkiye Büyük Millet
Meclisi'nin ve hükümetinin kuruluşundan sonra, Ankara'da "Yeşil Ordu"
adıyla bir dernek kuruldu. Derneğin ilk kurucuları, pek yakın ve bilinen
arkadaşlardı. Amaçları, Osmanlı ordusunun kalıntısı denilebilecek o günlerdeki
yorgun, bezgin, devrim ülküsüne göre yetişmemiş birlikleri bilinçlendirmek,
böylece askerlerin halife fetvaları gibi kışkırtmalara kapılmalarını önlemekti.
Yeşil Ordu örgütünün
kurucuları arasına, milletvekili olan Çerkez Reşit Bey'le Çerkez Ethem ve
kardeşi Tevfik Bey de girmişler. Ayrıca, kendilerine bağlı bütün adamları da
Yeşil Ordu'nun sanki temelini oluşturmuşlar.
Çerkez Ethem, bir
ulusal birlikle Anzavuru kovalamada, Düzce ayaklanmasını bastırmada başarılı
kimi hizmetler yaptı; bu nedenle Yozgat'a gitmek üzere Ankara'ya çağrıldığında,
hemen herkesçe beğenildi ve övüldü. Kendisini abartılı biçimde öven de kuşkusuz
olmuştur. Ethem Bey ve kardeşlerinin bu alkış ve övgülerden dolayı
büyüklendileri, kimi düşlere bile kapıldıkları, sonraki davranışlarından
anlaşıldı. Yozgat ayaklanmasını bastırmağa uğraşırken, askeri ve ulusal birlik
komutanlarına küçültücü ve saldırgan biçimde davrandığı görüldü. Biz bütün
bunlara karşın, bu kardeşleri her zaman yararlanılabilecek durumda bulundurmayı
yeğledik.
Efendiler, bu sırada,
bizim düzenli ordu kurma görüşümüze karşı, "milis" örgütü kurma
görüşünü genel bir akıma dönüştürme çabaları ortaya çıktı. Reşit, Ethem ve
Tevfik kardeşler, "Kuvva-yı Seyyare" adındaki güçlerine dayanarak, bu
yolda çok ateşli biçimde çalışıyorlardı.
Kuvve-i Seyyare, yani
Gezgin Güç komutanlığı, Karacaşehir'de kendine bağlı "Karakeçili"
adında gizli bir birlik kurmuştu; Cephe komutanlığının bundan bilgisi yoktu.
Rastlantı sonucu öğrenip bilgi istediğinde de Ethem Bey cephe komutanının
buyruğunu yerine getirmedi. Cephe komutanlığının, sivil işlere, geri hizmetlere
karışılmaması için verdiği genel buyruğa da uymuyor, Kütahya bölgesinde her
şeye karışıyordu.
Cephe komutanı, halkın
yakınmaları konusunda kendisine gelen raporların ışığında bir buyruk
yayınlamıştı. Buyrukta, "Hainlikleri ne denli gerçek olursa olsun, hiçbir
köy yakılmayacak, halktan hiçbir kimse, hiçbir birlikçe, hiçbir suçtan ötürü
öldürülmeyecektir." deniyordu.
Umum Kuvva-yı Seyyare
Komutan Vekili Tevfik Bey bu buyruğa da karşı geldi.
Reşit Bey'i yanıma
getirttim ve ne istediklerini sordum. "Cephe komutanlarını
değiştiriniz" dedi. "Yerine koyacak adamlarımız yoktur" dedim. "Beni
atayınız, ben daha iyi yaparım' dedi.
Ethem ve kardeşlerini
izlemek gerektiğini İsmet ve Fahrettin Paşalara bildirdim.
22 Aralık 1920 günü,
Reşit Bey'le bakan ve milletvekili arkadaşlardan on beş kişiyi yanıma çağırdım.
Toplantı sonunda Kuvva-yı Seyyare'ye son ve kesin olarak şunların bildirilmesi
karara bağlandı:
"1. Kuvva-yı
Seyyare, öbür birlikler gibi emir ve komutaya tam olarak uyacak ve yasa dışı
her türlü taşkınlıktan kaçınacaktır.
2. Kuvva-yı Seyyare
kendiliğinden hiçbir yerde ve hiçbir yolla adam toplamayacaktır."
Efendiler, Ethem Bey,
bu kararları bildirmek üzere gönderdiğimiz kurulun üyelerini tutuklattı ve
onların adıyla çektiği telgrafta kendi isteklerini yineledi. Bunun üzerine
cephe komutanlarına Ethem ve kardeşlerine karşı savaşa girmelerini emrettim.
Efendiler, bu
kardeşler, askerliği çapulculuk, devlet kurup yönetmeyi de şunun bunun suçsuz
çocuklarını kurtulmalık dilenmek için dağa kaldırma haydutluğu sanıyorlardı;
utanmaz, kendini bilmez, herhangi bir düşmanın boğaz tokluğuna casusluğunu,
uşaklığını yapacak kadar alçak ve aşağılık yaratılışlı bu kardeşler,
şarlatanlıkları ve yaygaralarıyla bütün bir Türk yurdunu tedirgin ediyor, Türk
ulusunun Büyük Meclisini kendileriyle uğraştırıyorlardı; onları ellerindeki
bütün kuvvetler ve dayandıkları düşmanlarla birlikte tepeleyip yola getirmek ve
böylece devrim tarihimizde herkese ders olacak bir örnek vermek zorunlu
göründü.
Efendiler, Meclis'in
açıldığı günlerde cephelerin durumu ise şöyleydi:
İzmir Yunan
cephesinde, iki alaylı 56. tümen, özellikle kolordu komutanı Nadir Paşa'nın
buyruğuyla, onur kırıcı bir biçimde Yunanlılara teslim edilmişti. Bu alaylardan
birinin komutanı olan ve o sırada Ayvalık'ta bulunan Ali Bey, 28 Mayıs 1919
günü Yunan birliklerine karşı ilk kez cephe kurup savaşa girişti. Bunun üzerine
Soma, Akhisar ve Salihli'de ulusal cepheler kurulmaya başladı. Böylece oluşmaya
başlayan Kuzey Cephesinin komutanlığını Albay Kâzım Bey üstlendi.
Aydın bölgesinde de
asker ve halktan kimi yurtseverler, Yunanlılara karşı çıkıyorlardı. Bunlar
içinde ad ve kılık değiştirerek o bölgeye gelmiş olan Celal Bey'in çaba ve
özverisi anılmaya değer. Bu arada Ali Bey'in birlikleri Bergama'daki Yunan
işgal güçlerini bir baskınla ortadan kaldırınca, Yunanlılar dağınık ve zayıf
birliklerini toplamak gereğini duydular ve Nazilli'yi de boşalttılar. Böylece
1919 Haziran ortalarında Aydın cephesi de kuruldu. Tümen komutanı Albay Mehmet
Şefik Bey, Kuvva-yı Milliyenin başı ise Demirci Mehmet Efe idi.
Güneyde Fransızlara
karşı Adana cephesi açılmış ve ulusal güçler kurularak yiğitçe işe
başlamışlardı. Tufan Bey adıyla eylem yapan Yüzbaşı Osman Bey'in yiğitlikleri
anılmaya değer.
Maraş, Antep ve
Urfa'da da önemli savaşlar ve çarpışmalar oldu. Sonunda işgal güçleri
buralardan çekilmek zorunda kaldılar. Bu başarıların kazanılmasında Kılıç Ali
ve Ali Saip Beylerin adlarını anmayı ödev sayarım.
Efendiler, bir
hafta kadar sonra Kocaeli Komutanlığından aldığım bir telgrafta, "ülkenin
yüksek çıkarlarına ilişkin bir konuda Sadrazam Paşa'nın benimle telgraf başında
görüşmek istediği" bildiriliyordu. Ben, Tevfik Paşa'nın bana değil,
Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne başvurması durumunda dileğinin kabul
edilebileceğini bildirdim. Bunun üzerine Tevfik Paşa, 27 Ocak 1921 günü Türkiye
Büyük Millet Meclisi Başkanı olarak bana açık bir telgraf gönderdi.
Telgrafında, "İtilaf Devletleri, 21 Şubatta Londra'da toplanacak
konferansa, Osmanlı delegeleri yanında Ankara'nın yetkili temsilcilerinin de
katılmasını istiyorlar" diyor, yanıtımızı makine başında beklediğini söylüyordu.
Tevfik Paşa, ekli şifre telgrafında ise, Yunanlıların Londra konferansında
etkin olmak için İzmir'e ek kuvvetler yolladığı, yakında bir saldırıda
bulunacaklarını bildiriyordu.
Tevfik Paşa'ya şu
yanıtı verdim: "Ulusal iradeye dayanarak Türkiye'nin alınyazısını eline
alan yasal ve bağımsız tek kuvvet, Ankara'da sürekli çalışmakta olan Türkiye
Büyük Millet Meclisi'dir. Türkiye ile ilgili bütün sorunları çözmekle görevli
olan ve her türlü dışişlerinde başvurulması gereken yer, işbu Meclis'in
Bakanlar Kurulu'dur. İstanbul'da herhangi bir kurulun hiçbir bakımdan yasal ve
hukuksal niteliği yoktur. Kurulunuza düşen yurt ve vicdan görevi, bu gerçeğe
uyarak, hemen ulus ve ülke adına başvurulacak yasal hükümetin Ankara'da
olduğunu kabul edip bildirmektir."
Tevfik Paşa'ya özel
olarak da şu telgrafı çektim: "Konferansta ülkeyi ayrı ayrı temsil edecek
iki kurulun ne denli sakıncalar doğuracağını, sizin gibi saygıdeğer bir kişinin
tam olarak anladığına inanıyoruz.
"Padişah Hazretlerinin,
ulusal iradenin belirdiği tek yer olan Türkiye Büyük Millet Meclisi'ni
tanıdığını resmi olarak bildirmesi artık gerekli olmuştur. Bu yapılmazsa,
padişah-halifenin durumunun sarsılması tehlikesinden haklı olarak korkulur;
bundan doğacak sorumluluk, önceden kestirilmesi olanaksız tüm sonuçlarıyla
birlikte, doğrudan doğruya Padişah Hazretlerinin olacaktır.”
Tevfik Paşa bu
telimize verdiği yanıtta, ulusun egemenlik haklarını korumak için harcadığımız
emekleri takdir etmekle birlikte, konferansa dolaylı olarak çağrılmamızın doğal
olduğunu bildiriyordu. Birleştiğimiz kamuya duyurulursa, delegelerimizin de
ayrı değil, birleşik sayılacağını savunuyordu. Görüldüğü gibi Tevfik Paşa ve
hükümeti, Anadolu’yu eskiden olduğu gibi İstanbul’a bağlamak ve tutsak etmek
istiyordu. Tevfik Paşa'ya şu yanıtı verdim: "Durumun önemi ve koşulların
ağırlığı dolayısıyla, sizi ve sayın arkadaşlarınızı ve özellikle Padişah
Hazretlerini her bakımdan bir kez daha aydınlatmamız bir görev oluyor. Bunun
için, Türkiye Büyük Millet Meclisi'nce konulup uygulanan Anayasanın temel
maddelerini olduğu gibi bildiriyorum: 1- Egemenlik kayıtsız ve şartsız olarak
ulusundur. Yönetim yöntemi, halkın kendi geleceğini doğrudan doğruya kendisinin
yönetmesi ilkesine dayalıdır. 2- Yürütme gücü ve yasama yetkisi, ulusun tek ve
gerçek temsilcisi olan Büyük Millet Meclisi'nde belirir ve toplanır. 3- Türkiye
Devleti, Büyük Millet Meclisi'nce yönetilir.