3.BÖLÜM: İSTANBUL’UN ANADOLU’YA BAĞIMLI
KILINMASI (ANA METIN, S.30 - 33)
Efendiler, Sivas
Kongresinin hemen tüm süresi boyunca, sinir gerici haberler almaktan geri kalmıyordum.
Ancak, aldığım bütün bilgileri olduğu gibi Kongre üyelerine sunmakta yarardan
çok sakınca görüyordum. Bence en önemli sorun, her güçlüğe ve tehlikeye göğüs
gererek, Sivas Kongresi görüşmelerini bir an önce sonuç verici kararlara
ulaştırmak ve bu kararları ülkede uygulamağa girişmekti. Bu isteğim
gerçekleşti. Bütün ülkeyi kapsayan ulusal örgüt tüzüğünün ve Genel Kongre
bildirisinin hemen basılıp dağıtılması için gerekli işler yapıldı. İstanbul
hükümetinin Kongreyi basıp dağıtmak üzere Sivas'a vali atadığı Ali Galip'i
etkisiz kıldık ve kaçmak zorunda bıraktık. Kısa süre sonra da, ulusal direnişi
boğmak amacıyla bu hainlikleri yapan İstanbul'daki Damat Ferit hükümetini
istifaya mecbur ettik.
Efendiler, kaçmakta
olan Ali Galip ve işbirlikçilerini izletirken elimize geçen belgeler, İstanbul
hükümetinin yaptığı kötülükleri her türlü açıklamadan daha iyi ortaya koyacak
niteliktedir.
Bu hainliğe girişenlere
karşı alınması gerekli tutum bellidir. Ancak açık saldırıdan elden geldiğince
kaçınmak o günün gereği olduğu gibi, gücümüzü birçok hedefe birden çevirmek
yerine bir noktada toplamak da uygun olacaktı. Bu nedenle saldırılacak hedef
olarak yalnız Ferit Paşa hükümetini seçtik ve Padişah'ın da bu işin içinde
olduğunu bilmezlikten geldik. Ferit Paşa hükümetinin gerçekleri Padişah'a
bildirmeyerek O'nu aldattığı tezini tuttuk. Bu düşünceyle Padişaha bir telgraf
hazırladık. Burada hükümetin Kongreyi basmaya ve müslümanlar arasında kan
dökmeğe kalkıştığını söyledik; para karşılığında Kürdistan'ı ayaklandırıp yurdu
parçalatmaya giriştiğini anlattık. Ulusun artık İstanbul hükümetine inan ve
güveninin kalmadığını, "Namuslu kişilerden oluşan adaletli bir hükümet
kuruluncaya değin, İstanbul hükümeti ile hiçbir ilişki kurmamaya karar vermiş
olduğunu belirttik; ordunun da bu yolda ulustan ayrılmayacağını bilgisine
sunmak zorunda kaldığımızı" yazdık. Telgraf kolordu komutanlarınca da
imzalanmıştı.
11 Eylül günü ve
özellikle 11/12 Eylül gecesi, kolordu komutanları her yerde telgrafhanelere el
koymuş, İstanbul'la haberleşmeye çalışıyorlardı. Ama Sadrazam ortadan kaybolmuş
gibiydi. Sonunda Kongre Genel Kurulu adına kendisine şu telgrafı çektik:
"Sadrazam Ferit
Paşa'ya,
Yurdun ve ulusun
haklarıyla kutsal varlıklarını ayaklar altına alan ve Padişah hazretlerinin
yüksek şeref ve onurlarını kıran aymazca girişim ve davranışlarınız
saptanmıştır. Ulusun Padişahımızdan başka hiçbirinize güveni kalmamıştır.
Hükümetiniz ulus ile Padişah arasına bir dıvar gibi giriyor. Bu yoldaki
direnmeniz bir saat daha sürecek olursa, ulus tüm yurdun yasa dışı
hükümetinizle ilgi ve bağını kesecektir. Bu, son uyarımızdır."
Efendiler, bunun
üzerine kimi hafif, ama kimi de oldukça ağır karşıt görüşler , direnmeler,
karşı girişimler, dahası gözdağı vermeler oldu.
Meclisin nerede
toplanabileceği düşüncesi kafalarımızı uğraştırıyordu.
Bu arada hükümet
temsilcisi Salih Paşa'yla 20 Ekim 1919 günü Amasya'da görüşmeye başladık. Biz,
ulusal örgütlerin ve Temsil Kurulu'nun İstanbul hükümetince resmi olarak
tanınan bir siyasal varlık olduğunu, görüşmelerimizin resmi olduğunu ve her iki
yanı da bağladığını açıkça ortaya koymak istiyorduk.
Efendiler, Amasya
görüşmelerinde Millet Meclisinin İstanbul'da toplanmasının doğru olmadığı
yolundaki görüşümüzü Salih Paşa'ya kabul ettirip onaylattık. Bu görüşü hükümete
kabul ettirmeğe çalışacağını, başaramazsa hükümetten çekileceğini söyledi.
Salih Paşa bu konuda başarı sağlayamamıştır.
Bu arada ulusal örgütün
İstanbul merkezinden Kara Vasıf ve Şevket Beyler Meclis'in kesinlikle
İstanbul'da toplanmasını zorunlu görüyorlardı. 7 Kasım'da Kara Vasıf Bey'e
ivedi olarak Sivas'a gelmesini yazdım. O ise 19 Kasım günlü şifresinde
"Meclis'i Anadolu'da toplamak düşüncesinden vazgeçmek bir yurt ödevidir.”
diyordu.
Efendiler, çok önemli
olan bu toplantı yeri konusunda gerçek eğilimi anlayıp uygulanabilir olan
kararı almak zorunda bulunuyordum. Bu nedenle 15., 20., 12. ve 3. Kolordu
Komutanlarını Sivas'ta bir toplantıya çağırdım. Günlerce süren görüşme ve
tartışmalar sonunda şu karara varıldı:
“Sakınca ve
tehlikelerine karşın, hükümet istediği için ve ülkede sarsıntıya yol açmaktan
kaçınmak düşüncesiyle, Millet Meclisinin İstanbul'da toplanması zorunluluğunun
kabulü; ancak Meclis'te ulusal örgütün ilkelerini savunacak güçlü bir grubun
oluşturulması, örgütün hızla güçlendirilmesine çalışılması gibi koşullarla.”
Ben, Meclis'in
İstanbul'da saldırıya uğrayacağını ve dağılacağını kesinlikle bekliyordum.
Böyle bir durumda başvurulacak önlemi de kararlaştırmıştım. Hazırlığımız ve
düzenlemelerimiz de başlamıştı. Ankara'da toplanmak..
Efendiler, Meclis 12
Ocak 1920 günü açılmıştı. Yaklaşık 10 gün sonra, Harbiye Nazırı Cemal Paşa'dan
ivedi bir telgraf aldım. İngilizlerin, kendisiyle Genel Kurmay Başkanı Cevat
Paşa'nın görevden alınmasını istediklerini, hükümetin şiddetli biçimde olmaz
demekle birlikte boyun eğdiğini bildiriyor, Anadolu'da da hükümeti güç duruma
sokacak davranışta bulunulmamasını istiyordu.
Sadrazama şunları
bildirdim: "İngilizlerin Harbiye Nazırı ile Genel Kurmay Başkanının
değiştirilmelerini istemeleri, devletin bağımsızlığına kesin bir saldırıdır. ..
Bu açık saldırıyı devletçe kabul eder, ulusça da susarsak, siyasal varlığımızla
ilgili en kötü kararlara ve işlere kendimiz yol açmış olacağımıza kuşku
yoktur."
Aynı gün durumu bütün
komutanlıklara ve bütün milletvekillerine şifreyle şu bildirimi yaptım:
“Devletin siyasal bağımsızlığına karşı kesin bir saldırıda bulunulduğu, Barış
Konferansına, Avrupa uluslarına, islam dünyasına ve yurdun her yanına
duyurulmalıdır. İngilizler saldırıdan vazgeçmezlerse, Meclisin ödevi Anadolu'ya
gelmek ve ulusal iradeyi ele almaktır. Şimdiden gerekli önlemler
alınmıştır."
Temsil Kurulu'nun ve
Kuvva-yı Milliye'nin çalışmalarını sürdürmesi konusunda kamuoyunu yoklamak
gerekliydi. Kâzım Karabekir Paşa bu konuda, ‘Temsil Kurulu, alınması gerekli
kararları Millet Meclisi'nin namusuna ve yurtseverliğine bırakıp, olayların
gidişine bağlı kalmalıdır.’ diyordu.
Efendiler, biz kuşkusuz
olayların gidişine bağlı kalamazdık; yani kendimizi, başımıza ne gelirse
katlanmak gibi bir kaderciliğe bırakamazdık.
İstanbul'da bulunmasını
gerekli gördüğüm İsmet Paşa'dan bir şifre telgraf aldım. Telgraf, şimdiki
hükümetin düşürülmesi, Meclisin dağıtılması ve Kuvva-yı Milliye'nin ortadan
kaldırılması gibi amaçlarla, İstanbul'da İngilizlerle birlikte bir dernek
kurulduğunu bildiriyordu; Anadolu'daki Anzavur girişimlerinin bu çalışmalara
dayandığını yazıyordu.
3 Mart 1920 günü Rauf
ve Kara Vasıf Beyler de, şifre telgraflarında Meclisin dağıtılmasının kesin
olduğunu bildiriyorlar ve Padişah katında etkili olacak önlemlerin Temsil
Kurulu'ca alınmasını istiyorlardı.
Efendiler, 1920
Mart'ının 16. günü, şöyle bir tel verildi:
"Ankara'da Mustafa
Kemal Paşa Hazretlerine
Bu sabah
Şehzadebaşı'ndaki Mızıka Karakolu'nu İngilizler basmış ve oradaki askerlerle
çarpışmalar olmuştur; şimdi İstanbul'u işgal altına alıyorlar. Bilgilerinize
sunulur. Manastırlı Hamdi"
Efendiler, 16 Martta
İstanbul işgal edilir edilmez aldığım önlemlerin en önemlisi, olağanüstü
yetkilere sahip bir meclisin Ankara'da toplanmasıdır.
Açılışının ilk
günlerinde Meclis'e, Türkiye'nin izlemesi gereken siyasal ilke konusundaki
görüşlerimi sundum.
Bilindiği gibi
Osmanlılar döneminde türlü siyasal yollar izlenmişti ve izlenmekteydi. Ben, bu
yollardan hiçbirinin yeni Türkiye devletinin izleyeceği yol olamayacağı
kanısına varmıştım.
Değişik ulusları ortak
ve genel bir ad altında toplayarak eşit hak ve koşullar içinde tutup güçlü bir
devlet kurmak, parlak ve çekici bir siyasal görüştür. Ama aldatıcıdır. Dahası,
ulaşılamayacak bir amaçtır. Bu, yüzyılların çok acı ve kanlı olaylarla ortaya
koyduğu bir gerçektir. İslamcılık ve Turancılık siyasetinin başarı kazandığı
tarihte görülebilmiş değildir.
Bizim açık ve
uygulanabilir gördüğümüz siyasal yol, ‘ulusal siyaset'tir: ulusal sınırlarımız
içinde, her şeyden önce kendi gücümüze dayanarak varlığımızı korumak; ulus ve
ülkenin gerçek mutluluk ve bayındırlığına çalışmak; gelişigüzel ve
ulaşılamayacak istekler ardında ulusu uğraştırıp zarara sokmamak; uygar
dünyadan uygar ve insanca davranış, karşılıklı dostluk beklemek.
Efendiler, hükümet
kurma konusunda da tutulması gerekli yol, Osmanlı devletinin ve halifeliğin
yıkıldığını kabul edip, yeni temellere dayalı yeni bir devlet kurmaktı. Ama
durumu olduğu gibi söylemek, amacın büsbütün yitirilmesine yol açabilirdi.
Çünkü genel düşünce ve eğilim, henüz halife-padişahın özürlü olduğu yolundaydı.
Meclis'te hemen halife-sultan makamıyla bağlantı kurma ve İstanbul hükümeti ile
uzlaşma akımı başlamıştı.
Hükümet kurulması
konusunda bunları gözönünde tutmakla birlikte, asıl amacı koruyan önerimi
yazılı olarak Meclis'e sundum. Kısa bir tartışma sonunda kabul edilen bu
önergeye bakıldığında, temel ilkelerin şöylece yer aldığı görülür:
1-
Hükümet kurmak zorunludur.
2-
Geçici bir devlet başkanı ya da Padişah vekili ortaya çıkarmak uygun değildir.
3-
Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin üstünde bir güç yoktur.
Not: Halife-padişah,
baskı ve zorlamadan kurtulduğu zaman, Meclis'in düzenleyeceği yasal ilkeler
içindeki yerini alır.”
Efendiler, bu ilkelere
dayalı bir hükümetin niteliği kolaylıkla anlaşılabilir: bu, ulusal egemenlik
temeline dayalı olan halk hükümetidir; cumhuriyettir. Zaman geçtikçe bu
ilkelerin neleri kapsadığı anlaşılmaya başladı. İşte o zaman tartışmalar ve
olaylar birbirini izledi. Meclis, bu açıklamalarımı ve önerimi yaptıktan sonra
beni başkanlığa seçmekle, bana olan genel güvenini gösterdi. Ayrıca kısa süre
içinde Vatan Hainliği Yasasıyla İstiklal Mahkemeleri yasasını çıkararak,
devrimlerin doğal gereklerini yapmaya koyuldu.