14. BÖLÜM: CUMHURİYET’E KARŞI KOMPLO (Ana metin, s.: 109-116)
Şimdi saygıdeğer
Efendiler, isterseniz size büyük bir komployu anlatayım.
26 Ekim 1924 günü geç
vakit, Birinci Ordu Müfettişi Kâzım Karabekir Paşa'nın görevinden çekildiğini bana
bildirdiler. Müfettiş Paşa çekilme dilekçesinde, görevini milletvekili olarak
daha büyük bir vicdan rahatlığı içinde yapabileceğine inandığından, Ordu
Müfettişliğinden çekildiğini belirtiyordu.
30 Ekim günü de Fuat
Paşa'nın Ankara'ya geldiğini öğrendim. Kendisini akşam yemeğine Çankaya'ya
davet ettim; geç vakte kadar bekledimse de gelmedi. Kendisini aratırken
öğrendim ki, Fuat Paşa'yı Ankara'ya varışında Rauf Bey karşılamış. Genel Kurmay
Başkanı Fevzi Paşa'yla görüştükten sonra, çıkarken emir subayına
"Milletvekilliği görevime başlayacağımdan, İkinci Ordu Müfettişliği
görevimden bağışlanmamı dilerim" diyen dilekçesini bırakmış.
Milletvekilliğinden
çekildiğini Meclis Başkanlığına bildirmiş olan Refet Paşa'nın bu başvurusu ise
Rauf Bey tarafından geri aldırılmıştı.
18 Ekim günü, birbuçuk
ay süren bir yurt gezisinden Ankara'ya dönüşümde beni karşılayanlar arasında
Rauf ve Adnan Beyleri görememiştim. Oysa dargınlık belirtisi sayılabilecek
böyle bir davranışlarını beklemiyordum.
Efendiler, bir komplo
karşısında bulunduğumuzu düşünmekte bir saniye bile duraksamadım.
Durum şuydu: Bir yıldan
beri, yani Rauf Bey'in Bakanlar Kurulu Başkanlığından çekilişinden beri, Rauf
Bey'le Kâzım Karabekir, Ali Fuat ve Refet Paşa'lar ve başkaları arasında bir
düzen düşünülmüştür. Bunda başarı sağlayabilmek için orduyu ele almak gerekli
görülmüştür. Bir yıl, ordular üzerinde kendi görüşlerine göre çalışıp orduları
yanlarına kazandıklarını sandılar. Bu bir yıl içinde Cumhuriyet'in ilânı,
Halifeliğin kaldırılması gibi işlemlerimiz, ortaklaşa düzen kuranları
birbirlerine daha çok yaklaştırdı ve birlikte çalışmalarına yol açtı. Eyleme
siyaset yoluyla geçeceklerdi. Uygun zaman ve fırsatı bekliyorlardı. Siyasal
alandaki ve ordudaki hazırlıklarını yeterli görüyorlardı. Ülke içinde birtakım
gizli örgütler de kurmaya başladılar. İstanbul'da Vatan, Tanin, Tevhid-i Efkâr,
Son Telgraf ve Adana'da Toksöz gibi gazetelerle işbirliği yaptılar. Kamuoyunda
genel bir görüş-ayrılığı yarattılar.
Hakkâri bölgesinde
Nasturi ayaklanmasını bastırmaya çalışırken İngiltere de bize bir ültimatom
vermiş, Meclis olağanüstü toplanarak savaş olasılığını göze almıştık.
İşte sözü geçen
kişiler, bir yabancı devletin bize saldırabileceği bu çetin günlerde, kendileri
de bize saldırarak hedeflerine kolayca ulaşabilecekleri düşüne kapıldılar.
Savaşa hazır durumda bulundurmak zorunda oldukları ordularını başsız bırakıp,
daha önce sevmediklerini söyledikleri siyaset alanına koştular.
Efendiler, bu komployu
öğrendikten sonra, önlemini bulmak güç olmadı.
Meclis'te gensoru
görüşmelerinin başladığı 30 Ekim akşamı, yemeğe beklediğim Fuat Paşa gelmedi.
Ama İsmet Paşa ile Milli Savunma Bakanı Kâzım Paşa geldi. Çok kısa bir görüşme
sonunda komploya karşı tutulacak yol kararlaştırıldı.
Hemen, milletvekili de
olan Genel Kurmay Başkanı Fevzi Paşa Hazretlerinden, milletvekilliğinden
çekildiğini Meclis Başkanlığına bildirmesini telefonla rica ettim. Daha önce de
bu düşüncede olduğunu bildiğim Paşa, ricamı hemen yerine getirdi. Milletvekili
olan komutanlara da şu şifre telgrafı çektirdim:
"Bana olan güven
ve sevginize dayanarak, gördüğüm önemli bir gereklilik üzerine, hemen
milletvekilliğinden çekilme yazınızı Meclis Başkanlığına telle bildirmenizi
öneririm. Gerekçe olarak, tüm varlığınızı önemli olan askerlik görevine
kayıtsız, koşulsuz bağlamak istediğinizi belirtmeniz yerinde olur. Genel Kurmay
Başkanı Fevzi Paşa da, önerim üzerine çekilme yazısını vermiştir."
Efendiler, milletvekili
olan Genel Kurmay Başkanı ve komutanlar, orduda siyasetle uğraşan kimselerin
bulunmasındaki sakıncayı anlayarak önerimi iyi karşıladılar ve bana karşı
güvenlerini eylemleriyle gösterdiler. Milli Savunma Bakanlığı, Kâzım Karabekir
ve Ali Fuat Paşalara verdiği buyrukla, yerlerine atanan kişilere askeri
görevlerini, yöntemine uygun olarak devir ve teslim etmelerini istedi; ancak
bundan sonra Meclis'e girebilecekleri bildirildi. Meclis'e girmiş olan Kâzım
Karabekir ve Fuat Paşalar, istenen işlemleri tamamlayıncaya kadar Meclis'ten
çıkarıldı. Milletvekilliğinde kalmak isteyen iki ordu komutanının ordu ile ilişkisi
kesildi. Böylece komplo kuranların, orduya dayanarak Meclis'e ve kamuoyuna
karşı yapmak istedikleri blöf ortaya çıkarıldı.
Meclis'te başlayan
gensoru görüşmelerinde de Başbakan İsmet Paşa yaptığı öneriyle sahnenin
perdesini kaldırdı: “Gensorunun önem ve kapsamının hiçbir bakımdan
kısıtlanmamasını öneriyorum. Ben 'güzel taktik'i severim!" dedi.
Hükümet, açıkça ve
cepheden çarpışmayı kabul etmekle, komplocuların oyunlarını çabuklaştırdı.
Efendiler, hükümetten
yana ve ona karşıt olmak üzere otuza yakın millletvekili söz aldı. Söz sırası
karşıt görüşlülerden Rauf Bey'e gelmişti. Rauf Bey, konuşmasında döndü,
dolaştı, en sonunda "ilke" sorununa dayandı: "Tutumumuz,
yolumuz, sınırsız ve koşulsuz ulusal egemenlik ilkesidir." dedi.
Yunus Nadi Bey'in sesi
işitildi: "Cumhuriyet!" Rauf Bey yanıt vermedi. Cümlesini şöyle
tamamladı: "Ulusal egemenliğin belirdiği biricik makam, Büyük Millet
Meclisi'dir."
"Cumhuriyet!"
sesleri bütün Meclis salonunu doldurdu. Söz alan Recep Bey, "Sayın
arkadaşlar, dedi, yurdun yükselişini kesinlikle sağlayacak olan bu dâvâyı,
bugüne değin boğazımıza kadar kan içinde yoğrularak yürütegeldik; bundan sonra
en büyük yanlışlık, duraksamalar, kuşkular, açık olmayışlardır. Bunların nereye
varacağını kimse bilmez."
Efendiler, Rauf Bey,
hükümete neden karşıt olduğunu iyi anlatabilmek için, şöyle bir açıklama
yapmaya gerek gördü: "Efendiler, dedi, değil halifeci ya da sultancıya, bu
makamın haklarını alabilecek herhangi bir makama karşıyım."
Rauf Bey, halifeci ve
sultancı olmadığını söylerken, Cumhurbaşkanlığı makamına, Cumhurbaşkanına karşı
olduğunu açıklayıp ilân ediyordu. Daha önce söylediğim gibi Rauf Bey,
"Türkiye Büyük Millet Meclisi hükümeti" biçiminde diretiyordu.
Niçin? Çünkü,
Cumhurbaşkanlığı makamı, Halifelik ve saltanat makamının haklarını alabilirmiş.
Efendiler, bunlar Recep
Bey'in dediği gibi "boş sözler" değil de nedir? Bu gibi sözlerle
kurulan mantık, "aldatma" değil de nedir?
Efendiler, görüşmelerin
yeterliği önergesi kabul edildikten sonra "Meclis Soruşturması"
önergesi oylandı ve 19 oya karşı 148 oyla reddedildi.
Efendiler, bu gensoru
oyunundan sonradır ki, karşıtlarımız maskelerini atmak zorunda bırakıldılar.
Bilindiği gibi "Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası" diye bir parti
kurdular. Gizli ellerin düzenlediği parti programını da ortaya attılar.
"Cumhuriyet"
sözcüğünü ağızlarına almaktan bile çekinenlerin, Cumhuriyeti doğduğu gün boğmak
isteyenlerin, kurdukları partiye "Cumhuriyet", hem de "İlerici
Cumhuriyet" adını vermeleri, nasıl ciddi ve ne kadar içtenlikli sayılabilir?
Rauf Bey ve arkadaşlarının kurdukları parti, "Tutucu" adı altında
ortaya çıksaydı, belki anlamı olurdu.
"Parti, dinsel
düşünce ve inançlara saygılıdır" ilkesini bayrak olarak eline alan
kişilerden iyi niyet beklenebilir miydi? Bu bayrak yüz yıllardan beri bilgisizleri,
bağnazları ve boş inançlara saplanıp kalanları aldatarak özel çıkarlar
sağlamaya kalkışmış kimselerin taşıdığı bayrak değil miydi? Türk ulusu
yüzyıllardanberi sonu gelmeyen yıkımlara, içinden çıkabilmek için büyük
özveriler isteyen pis bataklıklara, hep bu bayrak gösterilerek sürüklenmemiş
miydi?
Yeni parti, dinsel
düşünce ve inançlara saygı perdesi altında, "Biz Halifeliği yeniden
isteriz; biz yeni yasalar istemeyiz; bize Mecelle yeter; medreseler, tekkeler,
cahil softalar, şeyhler, müritler, bizimle birlik olunuz! Çünkü Mustafa
Kemal'in partisi sizi gâvur yapacak, size şapka giydirecek!" demiyor
muydu?
Efendiler, yaşanan olgu
ve olaylar da açıkça gösterip kanıtladı ki, "Terakkiperver Cumhuriyet
Fırkası" programı, en hain kafaların ürünüdür. Bu parti, yurtta
suikastçilerin, gericilerin sığınağı ve umut dayanağı oldu; dış düşmanların
yeni Türk devletini, taze Türk Cumhuriyet'ini yıkmağa yönelik planlarının
kolayca uygulanmasına yardım etmeğe çalıştı. Ne oldu Efendiler? Hükümet ve
Meclis olağanüstü önlemler almaya gerek gördü. Takrir-i Sükûn yani
Dirlik-Düzenliği Sağlama Yasasını çıkardı. İstiklâl Mahkemelerini çalıştırdı.
Ordunun savaşa hazır sekiz tümenini, ayaklanmaları bastırmak için uzun süre
görevlendirdi. "Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası" denilen
zararlı kuruluşu kapattı.