13. BÖLÜM: MİLLİ MÜCADELE İÇİNDE MİLLİ EGEMENLİK KARŞITLARI (Ana metin, s.: 94-95; 90-92)

Meclis, açıldıktan dört ay sonra, "Büyük Millet Meclisi'nin Kuruluş ve Niteliğine İlişkin Yasa" başlıklı bir tasarı hazırladı. Tasarı, Türkiye Büyük Millet Meclisi'ni olağan dışı koşulların ürünü, dolayısıyla geçici sayıyordu. Kimi Meclis üyeleri daha da ileri giderek, Meclis'in yetki ve görevlerini belirten birinci maddeye "Halifelik ve padişahlığın kurtulmasına .. değin" yolunda açıklık getirilmesini istiyorlardı.

Buna karşı olan görüşte ise açıklık yoktu. "Padişahlık ulusa geçmiştir; Padişahlık kalmamıştır. Halifelik de Padişahlık demektir; böyle olunca onun da varlığının bir anlamı yoktur" diye apaçık konuşulamıyordu. Otuzyedi gün süren tartışmalar sonunda, 25 Eylül 1920 günü, bir gizli oturumda bu konuda kimi açıklamalar yapmayı yararlı gördüm ve başlıca şu düşünceleri belirttim:

"Türk ulusunun ve onun biricik temsilcisi olan yüce Meclis'in, yurt ve ulusun bağımsızlığını, yaşamını güvenceye almaya çalışırken, halifelik ve padişahlıkla bu denli çok ilgilenmesi sakıncalıdır. Eğer amaç bugünkü halife ve padişaha bağlılığı dile getirmek ise, bu kişi haindir; düşmanların, yurt ve ulusa kötülük yapmak için kullandıkları araçtır. ‘Öyleyse O'nu yerinden indirip hemen başkasını seçeriz’ demek istiyorsanız, bugünkü halife ve padişah haklarından vazgeçmeyerek bildiğiniz çalışmalarını sürdürebilir; o zaman ulus ve yüce Meclis, asıl amacını unutup halifeler sorunuyla mı uğraşacak? Ali ve Muaviye çağını mı yaşayacağız? Kısacası bu sorun geniş, ince ve önemlidir; çözümü bugünün işlerinden değildir."

Efendiler, bu açıklamamdan bir hafta önce, 13 Eylül'de ben de Meclis'e bir tasarı vermiştim. İşte siyasal, toplumsal, yönetsel ve askeri görüşleri özetleyen bu tasarı, bundan dört ay sonra kabul edilecek olan ilk Anayasanın kaynağı olmuştur.

Muhaliflerimiz saldırmak için nedenler bulup yaratmaktan kendilerini bir türlü alamıyorlardı. Bütün Meclisi ve ulusu bize karşı kışkırtmak istiyorlardı.

2 Aralık 1922 günü, Meclis’te İkinci Başkan Dr. Adnan Bey, Seçim Yasası Komisyonunun görüşülmeğe değer bulduğu bir değişiklik önergesi bulunduğunu bildirdi. Kimi üyeler okunmasını istediler. Başkan ise, 'okunmadan komisyona gönderilmesi geleneğimiz gereğidir' diyordu. Ben önergede yazılı olanları öğrenmiştim. Başkandan söz isteyerek şunları söyledim: "Bu yasa tasarısı özel bir amaç gütmekte ve doğrudan doğruya beni ilgilendirmektedir. Öneriye göre Büyük Millet Meclisi'ne üye seçilebilmek için, Türkiye'nin bugünkü sınırları içindeki yerler halkından olmak ya da seçim çevresi içinde yerleşmiş olmak gerekir. Göçmen olarak gelenler ise, bir yere yerleştirilmelerinin üzerinden beş yıl geçmiş ise seçilebilirler."

"Ne yazık ki doğum yerim bugünkü sınırlar dışında kalmış bulunuyor. Herhangi bir seçim bölgesinde beş yıl oturmuş da değilim. Doğum yerim bugünkü ulusal sınırların dışında kalmıştır, ama bunda benim hiçbir sorumluluğum yoktur. Eğer düşmanlar amaçlarına tam olarak ulaşmış olsalardı, Tanrı korusun, bu tasarıya imza atan Efendilerin doğum yerleri de sınırlar dışında kalabilirdi.

 

"Bundan başka, beş yıl sürekli olarak bir seçim bölgesinde oturmamış isem, o da bu yurt uğrunda yaptığım hizmetler yüzündendir. Eğer bir yerde beş yıl oturmak zorunda bulunsaydım, İstanbul'u kazandırmakla sonuçlanan Arıburnu ve Anafartalar savunmalarını yapmamam gerekirdi; Bitlis ve Muş'u aldıktan sonra Diyarbakır'a doğru yayılan düşmanın karşısına çıkmamam, Bitlis'i ve Muş'u kurtarmak gibi bir önemli yurt ödevimi yapmamam gerekirdi; Suriye'yi boşaltan orduların yıkıntısından Halep'te bir ordu kurarak düşmana karşı savunmamam ve bugün "ulusal sınır" dediğimiz sınırı eylemli olarak çizmemem gerekirdi.

 

"Sanıyorum ki ondan sonraki çalışmalarımı herkes bilmektedir. Sanıyordum ve sanıyorum ki yabancı düşmanlar bana suikast yapmak yoluyla da beni yurdumdaki hizmetimden alıkoymaya çalışacaklardır. Ama Yüce Meclis'te, iki - üç kişi bile olsa, aynı düşüncede kişiler bulunabileceğini hiçbir zaman ne düşünebilir, ne de tasarlayabilirdim. Bunun içindir ki, ben anlamak istiyorum, bu efendiler seçim bölgeleri halkının gerçekten düşünce ve duygularını mı dile getiriyorlar? Ulus bu efendilerle aynı düşüncede midir? Efendiler, beni yurttaşlık haklarımdan yoksun kılmak yetkisi bu efendilere nereden verilmiştir? Bu kürsüden, resmen, yüce kurulunuza, bu efendilerin seçim bölgeleri halkına ve bütün ulusa soruyorum ve yanıt istiyorum!"

Bu sözlerim ajansta ve basında yer aldı. Yurdun bütün seçim bölgelerindeki gerçek seçmenler, yani halk, hemen Meclis Başkanlığına protestolar yağdırdılar.

Meclis, 1 Kasım 1922 günü, kişisel egemenliğe dayalı hükümet biçiminin 16 Mart 192O'den başlayarak sonsuza değin tarihe karıştığını bildirmişti. Bunun üzerine bir takım Şükrü Hoca'lar, "Halifelik demek hükümet demektir" savını ortaya atmışlardı. Meclis'in, ulusun ortadan kaldırdığı kişisel egemenliği, halifelik makamında sürdürmek, halifeyi padişah yerine koymak tutkusuna kapılmışlardı.

Efendiler, Halife bulunan kişiyi de umuda düşürecek bu açık bağlılık gösterileri dikkati çekiyordu; gizli olarak ulaştırılan bağlılık bildirimleri ise daha çokmuş. Bunlara bir örnek, İstanbul ve Trakya'daki görevli temsilcimiz Refet Bey'in, Halife'ye "Konya" adlı bir at sunmak üzere O'nunla şifreli iletişim kurmasıdır. Refet Bey'in şifre telgrafındaki şu cümleler ilginçtir: "Kendilerine bağlı bir eski asker olarak bu savaş armağanının kabul edilmesini, rica ederim... En içten kulluk duygularıyla ellerinden öptüğümün Halife Hazretlerine duyurulmasını dilerim."

Halife adına verilen yanıtta da şunlar vardı: "Halife Hazretlerine Peygamberin Vekili olduğunu bildirdiğinizden dolayı.. Tanrı gölgesi ve Peygamber Vekilinin özel selamını ve hayır dualarını müjdelerim efendim."

Efendiler, yüzyıllardanberi olduğu gibi bugün de ulusların bilgisizliğinden ve bağnazlığından yararlanarak, bin türlü amaç ve çıkar sağlamak için dini araç olarak kullanmaya kalkışanlar ne yazık ki bulunuyor. İnsanlıkta dine ilişkin duygu ve bilgiler, her türlü anlamsız inançlardan arınarak, gerçek bilim ve tekniklerin ışıklarıyla dupduru olup yetkinleşinceye kadar, din oyunu oynayanlara her yerde rastlanacaktır.

Halifelik konusunda her gittiğim yerde halka açıklamalarda bulundum ve kesin olarak dedim ki: "Ulusumuzun kurduğu yeni devletin geleceğine, işlemlerine, bağımsızlığına, sanı ne olursa olsun hiç kimseyi karıştırmayız. Ulusun kendisi, kurduğu devleti ve onun bağımsızlığını koruyor ve sonsuza kadar koruyacaktır."

"Ulusumuz yüzyıllarca bu boş görüşlerle hareket ettirildi. Ama ne oldu?" diye sordum. "Her gittiği yerde milyonlarca insan bıraktı. Yemen çöllerinde kavrulup yok olan Anadolu çocuklarının sayısını biliyor musunuz? Suriye'yi, Irak'ı korumak için, Mısır'da barınabilmek için, Afrika'da tutunabilmek için kaç insan yok oldu, bunu biliyor musunuz? Sonuç ne oldu, görüyor musunuz?” Ulusa şunu da söyledim ki, kendimizi dünyanın egemeni sanmak aymazlığı artık sona ermelidir. Dünyadaki gerçek yerimizi, dünyanın durumunu tanımamak aymazlığı yüzünden ulusumuzu sürüklediğimiz yıkımlar yetişir!