11. CUMHURİYET’İN YAPILANMASI (1) (Ana metin, s.: 85 - 87;
92; 100-101)
İtilaf Devletleri bizi
28 Ekim 1922'de Lozan'da barış konferansına çağırdılar. Ama hâlâ İstanbul'da
bir hükümet tanımak istiyor ve onu da bizimle birlikte konferansa çağırıyorlardı.
Bu ortaklaşa çağrılma
olayı, kişi saltanatının kaldırılması işlemini kesin bir sonuca bağlamamıza yol
açtı.
Efendiler, bilindiği
gibi saltanat ve Halifelik, önemli sorunlardan sayılmaktaydı. Bunu doğrulayan
bir anımı bilginize sunayım: 1 Kasım 1922 gününden önce, Meclis çevrelerindeki
karşıtlarımız, benim saltanatı kaldıracağım yolunda kaygılı ve heyecanlı
propaganda yapıyorlardı. Bir gün Rauf Bey, benimle önemli bir takım işleri
görüşmek istediğini, akşam Refet Paşa'nın Keçiören'deki evine gidersem daha
güzel konuşabileceğimizi söyledi. Rauf Bey'in önerisini kabul ettim. Rauf Bey
özetle şunları söyledi: 'Meclis, saltanatın, belki halifeliğin de kaldırılmak
istendiği kaygısı içinde üzgündür. Sizden ve sizin gelecekte alacağınız
durumdan kuşkulanmaktadır. Bu nedenle Meclise ve ulus kamuoyuna güvence
vermeniz gerektiğine inanıyorum.'
Rauf Bey'e saltanat ve
halifelik konusundaki düşüncesinin ne olduğunu sordum. "Ben" dedi,
"saltanat ve halifelik makamına vicdanımla ve duygularımla bağlıyım. Çünkü
benim babam Padişahın ekmeğiyle yetişmiş, Osmanlı devletinin önde gelen
adamları arasında yer almıştır. Benim de kanımda o ekmekten kırıntılar vardır.
Padişaha bağlı kalmak borcumdur. Halifeye bağlı kalmak ise eğitimimin
gereğidir. Bir de bizde toplumu düzen içinde tutmak güçtür; bunu ancak herkesin
gözünde erişilemeyecek kadar yüce bir makam sağlayabilir. O makam da saltanat
ve halifeliktir. Bu makamları kaldırıp yerine başka nitelikte bir varlık
koymak, yıkıma yol açar."
Karşımda oturan Refet
Paşa'ya düşüncesini sordum. O da "Bizde Padişahlık ve Halifelikten başka
yönetim biçimi söz konusu olamaz. Rauf Bey'in bütün düşünce ve görüşlerine
katılırım" dedi.
Fuat Paşa ise
Moskova'dan yeni geldiği için konu üzerinde kesin bir düşünce öne
süremeyeceğini söyledi.
Ben kendilerine,
"Söz konusu ettiğiniz sorun, bugünün işi değildir. Meclis'te kimilerinin
kaygı ve heyecan duymasına da yer yoktur." dedim.
Efendiler, Rauf Bey,
belki de kimi kişilerin gözünde üstlenmiş olduğu görevi yapmıştı. Ben de, genel
ve tarihsel görevimin o güne ilişkin aşamasını, açıkladığım gibi yerine
getirmiştim. Ama genel görevimin gerektirdigi asıl işi yapma zamanı geldiğinde
hiç duraksamadım. Saltanatı halifelikten ayırıp önce saltanatı kaldırmaya karar
verdiğim zaman, Rauf Bey'i Meclis'teki odama çağırdım ve Keçiören'deki
toplantıda sabahlara dek dinlediğim görüşlerini hiç bilmiyormuşum gibi,
kendisinden şunu istedim: 'Halifeliği ve saltanatı birbirinden ayırarak
saltanatı kaldıracağız! Bunun uygun olduğunu kürsüden söyleyeceksiniz!" Rauf
Bey'le bundan başka hiçbir şey konuşmadık. Rauf Bey odamdan çıkmadan önce, yine
aynı amaçla çağırmış olduğum Kâzım Karabekir Paşa geldi. Ondan da aynı yolda
konuşmasını rica ettim.
Efendiler, Rauf Bey
kürsüde bir iki kez konuştu ve dahası, saltanatın kaldırıldığı günün bayram
kabul edilmesini de önerdi.
Konu üzerinde 30 Ekim
1922 günü Meclis'te görüşmeler başladı. İstanbul'da hükümet adını takınan
adamların Vatan Hainliği Yasasına göre cezalandırılmasını isteyen önergeler
verildi.
Sonunda Efendiler, Osmanlı
İmparatorluğunun yıkıldığını, yeni bir Türkiye Devletinin doğduğunu, Anayasa
gereğince egemenlik haklarının ulusta olduğunu belirten bir önerge hazırlanıp
seksenden çok arkadaşa imzalatıldı. Bu önergede benim de imzam vardır.
1 Kasım 1922 günü konu,
Anayasa, Din işleri ve Adalet komisyonlarının bir arada yapacakları karma
komisyona verildi. Din İşleri Komisyonundan gelen hoca efendiler, herkesçe
bilinen uydurma sözlere dayanarak Halifeliğin Padişahlıktan ayrılamayacağını
öne sürdüler. Bu savları çürütüp tersini savunacak özgür düşünceliler ortaya
çıkar görünmedi. Sonunda Karma Komisyon Başkanından söz aldım. Önümdeki sıranın
üzerine çıkarak yüksek sesle şunları söyledim: "Efendim, egemenlik ve
saltanat, hiç kimse tarafından, hiç kimseye, bilim gereğidir diye, görüşmeyle,
tartışmayla verilmez. Egemenlik, saltanat, güçle, erkle, zorla alınır.
Osmanoğulları zorla Türk ulusunun egemenlik ve saltanatına el koymuşlardı.
Şimdi de Türk ulusu, bu saldırganlara artık yeter diyerek, ayaklanarak,
egemenlik ve saltanatını doğrudan kendi eline almış bulunuyor. Burada
toplananlar, Meclis ve herkes konuyu doğal görürse, kanımca uygun olur. Yoksa
gerçek yine yolu yordamıyla anlatılacaktır. Ama belki bir takım kafalar
kesilecektir." Bunun üzerine Ankara milletvekillerinden Hoca Mustafa
Efendi, "Bağışlayınız efendim," dedi, "biz konuyu başka açıdan
düşünüyorduk; açıklamalarınızdan aydınlandık." Konu Karma Komisyonca bir
çözüme bağlanmıştı.
Saygıdeğer Efendiler,
her yerde siyasal parti kurma konusunda da halkla uzun söyleşiler yaptım. 7
Aralık 1922 günü de Ankara basını aracılığıyla "Halk Fırkası" adında
bir siyasal parti kurmak istediğimi bildirerek, program konusunda bütün
yurtseverlerle bilim adamlarının yardım ve katkılarını diledim. Sonunda 8 Nisan
1923'te, görüşlerimizi dokuz ilkede saptadım.
Bu program bugüne değin
yapıp sonuçlandırdığımız bütün sorunları içeriyordu. Ancak programa yazılmamış
kimi önemli sorunlar da vardı. Örneğin Cumhuriyet'in ilanı, Halifeliğin ve Din
İşleri Bakanlığının kaldırılması, medrese ve tekkelerin kaldırılması, şapka
giyilmesi.. gibi.
Bakanlar Kurulunun
hergün temelsiz bir takım nedenlerle düzenli çalışmaktan alıkonulduğunu
görünce, uygun zamanını beklediğim bir düşünceyi uygulamaya sıra geldiğini
anladım. Kemalettin Sami ve Halit Paşa'ları akşam yemeğine çağırdım. İsmet Paşa
ile Milli Savunma Bakanı Kâzım Paşa'ya ve Fethi Bey'e de benimle gelmelerini
söyledim. Çankaya'da beni görmek için bekleyen Rize Milletvekili Fuat ve Afyon
Milletvekili Ruşen Eşref Beyleri de yemeğe alıkoydum.
Yemek yenirken,
"Yarın Cumhuriyet ilân edeceğiz!" dedim. Oradaki arkadaşlar hemen
düşünceme katıldılar. Yemeği bıraktık. O dakikadan başlayarak nasıl
davranılacağı konusunda kısa bir program saptayarak arkadaşlara görev verdim.
İsmet Paşa Çankaya'da
konuktu. O'nunla yalnız kalınca bir yasa tasarısı hazırladık. Bu tasarıda 20
Ocak 1921 tarihli Anayasa'nın devlet biçimine ilişkin maddelerini şöylece
değiştirmiştim:
Birinci maddenin
sonuna, "Türkiye Devleti'nin hükümet biçimi cumhuriyettir." cümlesini
ekledim.
Üçüncü maddeyi şöyle
değiştirdim: "Türkiye devleti, Büyük Millet Meclisi'nce yönetilir. Meclis,
hükümetin yönetim dallarını bakanlar kurulu aracılığıyla yürütür."
8. ve 9. maddeler şöyle
olacaktı: “Türkiye Cumhurbaşkanı, Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kurulunca
ve kendi üyeleri arasından, bir seçim dönemi için seçilir.”
"Cumhurbaşkanı,
başbakanı Meclis üyeleri arasından seçer. Öbür bakanları da başbakan, yine
Meclis üyeleri arasından seçtikten sonra, hepsini Cumhurbaşkanı ve Meclis'in
onayına sunar."
Saygıdeğer Efendiler,
önerimi 29 Ekim günü Halk Fırkası Meclis Grubu Genel Kurulu toplantısında
açıkladım.
Önerimin niteliği
anlaşıldıktan sonra tartışmalar başladı. Konuşanlardan muhalif olanlar,
“Anayasa'yı değiştirme yetkimiz yoktur; öneri parti grubunda değil, genel kurul
açık oturumunda ve özgürce görüşülmelidir" diyorlardı. Yunus Nadi, Vehbi,
Halil, Hamdullah Suphi ve Seyyit Beyler, Anayasa'da değişiklik yapmaya yetkili
olduğumuzu söylediler. İsmet Paşa, “Bütün dünya bizim bir hükümet biçimini
görüştüğümüzü biliyor. Bunu bir sonuca bağlamamak, güçsüzlüğü ve dağınıklığı
sürdürmekten başka bir şey değildir.”dedi; “Ulus, egemenliğine ve geleceğine
kendisi el koymuştur. Öyle ise bunu yasa ile belirtmekten niçin çekiniyoruz?“
diye sordu.
Rahmetli Abdurrahman
Şeref Bey de konuşmasında, "'Egemenlik sınırsız ve koşulsuz olarak
ulusundur' dedikten sonra, kime sorarsanız sorunuz, bu Cumhuriyettir. Ama bu ad
kimilerine hoş gelmezmiş, varsın gelmesin!" dedi.
Tasarı Meclis Genel
Kurulunda ivedilikle görüşülerek, birçok milletvekilinin "Yaşasın
Cumhuriyet!" diye alkışlanan konuşmalarıyla kabul edildi. Ondan sonra
Cumhurbaşkanı seçimi yapıldı. Oylamanın sonucunu Başkanlık makamında bulunan
İsmet Bey şöylece bildirdi: "Türkiye Cumhuriyeti Başkanlığı seçimi için
yapılan oylamaya 158 kişi katılmış ve Cumhurbaşkanlığına yüz elli sekiz üye oy
birliğı ile Ankara Milletvekili Gazi Mustafa Kemal Paşa Hazretlerini
seçmişlerdir."
Efendiler, seçimden
hemen sonra Mecliste yaptığım konuşmada, şunları vurguladım:
"Saygıdeğer arkadaşlarım,
ulusumuzun dünya çapında olağanüstü olaylar karşısındaki gerçek uyanıklığının
belgesi olan Anayasa değişikliği tasarısını kabul etmekle, Türkiye devletinin
ötedenberi dünyaca bilinen, bilinmesi gereken niteliğini, uluslararası adıyla
adlandırdınız..
Efendiler, yüzyıllardan
beri Doğuda haksızlığa ve kıyıma uğratılan ulusumuz, Türk ulusu, doğasından
gelen niteliklerden yoksun sayılıyordu. ... Ulusumuz sahip olduğu nitelikleri
ve değeri, hükümetin yeni adıyla uygarlık dünyasına daha kolay gösterebilecektir.
Türkiye Cumhuriyeti, dünyadaki yerine yaraşır olduğunu başaracağı işlerle
kanıtlayacaktır."
Meclis'in Cumhuriyeti
kabul kararı 29/30 Ekim 1923 gecesi saat 8.30'da verildi. Durum o gece bütün
ülkeye bildirildi ve her yerde, gece yarısından sonra 101 kez top atılarak
halka duyuruldu.
Efendiler, Cumhuriyetin
ilânı bütün ulusu sevindirdi. Her yerde parlak gösterilerle sevinçler açığa
vuruldu. Yalnız İstanbul'daki iki - üç gazete ile İstanbul'da toplanan bir
takım kişiler, ulusun içten gelen sevincine katılmakta duraksadılar; kaygıya
düştüler; Cumhuriyetin ilanına önayak olanları eleştirmeğe başladılar.
Efendiler, Rauf Bey de
bu konuyla ilgili olarak gazetecilerle bir konuşma yapmıştı. Rauf Bey, "Ad
değiştirmekle ya da üst tabakada biçim değiştirmekle gerçek gereksinimler
karşılanmış olmaz." diyerek Cumhuriyetten söz etmek bile istemiyordu.
Efendiler, bireysel
saltanat kaldırılınca, devlet başkanlığının Halifelik makamında sürmekte olduğu
görüş ve inancında olanlar, Cumhuriyetin ilânı gününe kadar umut içinde
yaşamaktaydılar. Bundan dolayı Rauf Bey'in, devlet başkanlığını Halife'de
saydığına kuşku yoktur. İşte Cumhuriyetin ilânı üzerine, Rauf Bey'i ve kendisi
gibi düşünenleri telaşa ve tepkiye götüren gerçek neden, devlet başkanlığı
makamına cumhurbaşkanının getirilmiş olmasıdır.
O günlerde İstanbul'da
bulunan ordu müfettişlerimiz de gazetelere demeçler vererek, türlü nedenlerle
düzenlenen ziyafetlerde söylevler çekerek duygularını belirtiyorlardı.
Cumhuriyetin ilânı üzerine İstanbul'da kimi kişiler Halifeye de bir rol
yaptırmak hevesine kapıldılar.
Tanin Gazetesi yazarı
Lutfi Fikri Bey şunları yazıyordu: "Şaşarak ve üzülerek görüyoruz ki,
bugün Türkü çekemeyen dışardan kimseler değil, biz Türkler kendimiz, bu
Halifelik hazinesini elimizden temelli çıkaracak girişimlerde bulunuyoruz!
Gönlünde gerçek ulusluk duygusu olan her Türk, halifeliğe dört elle sarılmak
zorundadır." Oysa Efendiler, yabancılar Halifeliğe saldırmıyorlardı; ama
Türk ulusu saldırıdan kurtulamıyordu. Çanakkale'de, Suriye'de, Irak'ta, İngiliz
ve Fransız bayrakları altında Türklerle vuruşanlar Müslüman uluslardı. Türk
ulusuna daha kolay saldırabilmek için Halifeliğin devamı tercih ediliyordu.